AnasayfaPortalGaleriSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Salı Ekim 29, 2013 10:59 am

Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali
Osmanlı'da, yıllarca süren harpler ve isyanlar dönemi geride kalıp, halk, endişeden uzak bir hayat sürmeye başladı.
Avrupa ile münasebetler arttırılıp, Viyana'ya konsolos tayin edilerek, çeşitli başşehirlere dostluk mektupları gönderildi.
Sonradan "Lale Devri" diye adlandırılan 1718-1730 tarihleri arasındaki yıllar sulh, sükun ve huzurla geçtiğinden Osmanlı kültür, san'at ve ilim aleminde kıymetli şahsiyetler yetişti. İlmi encümen, hey'et ve büroları kurularak, Arapça, Farsça, Yunanca kitaplar tercüme edildi. Bu devirde yapılan saray ve köşklerdeki ilim meclislerine, sohbetlere kıymetli alimler, san'atkarlar, şairler ve edipler katılırdı...


Patrona Halil İsyanı!..
"Lale Devri"nin huzur ahengini; İran mes'elesi, devlet adamlarının imar faaliyetlerini, ordudaki düzenlemeleri ve meclis toplantılarını istemeyen yabancılar ile yazılan eserlerin yanlış açıklanıp, anlaşılması bozdu!.. Patrona Halil adında devşirme bir tellak "Yeniçeri İhtilali" hazırlığındaydı... Sultan Üçüncü Ahmed Han'ın sefer hazırlıkları içindeyken ve tatil günü devlet adamlarının yazlıklarda bulundukları esnada da isyan başlattılar. 28 Eylül 1730 tarihinde meydana gelen "Patrona Halil İsyanı"yla Damat İbrahim Paşa ve yakınları, asilerin arzusuyla vazifeden alınıp, öldürüldü. Asilerin arzusu bitmeyerek, nihayet Sultan Üçüncü Ahmed Han'ın da hallini istediler. İstanbul'da yapılan yalılar yağma edilip, yıkılarak lale bahçeleri tahrip edildi. Birçok güzide san'at eseri de asilerin yağmacıların tahribine uğradığı gibi, san'atkarlar, şairler, edipler ilim ve devlet adamları da öldürülüp, her hususta vahşice hareket edildi...

Bir dönem sona ermişti...
Damat İbrahim Paşa'nın öldürülmesi ve Sultan Üçüncü Ahmed Han'ın tahttan indirilmesi ile; Türkiye tarihinin sonradan "Lale Devri" denilen dönemi de sona erdi. Bu devir; sulh, sükun, huzur, imar faaliyetleri, güzide san'at eserleri yapılması, ilmi eserlerin çoğaltılarak dağıtılması, ihtiyaç duyulan maddelerin ülkede imalatı için fabrika tesisi, askeri yenilikler, dünyada olup biten yenilik ve olayların takip edilmesi bakımından Türkiye tarihinde ayrı bir önem arz etmektedir...

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Salı Ekim 29, 2013 12:51 pm

Gözyaşı dertlere deva olmuyor!
Birinci Dünyâ Harbinin başladığı günlerdi!.. Dâhiliye Nâzırı Talat Paşa ile harbiye nazırı Enver Paşa ne düşündülerse, sabık (eski) Pâdişâh İkinci Abdülhamîd Han’ın mes’ele hakkındaki malûmatına, bilgi ve tecrübesine başvurmayı uygun buldular. Bu maksatla İshak Paşa’yı Beylerbeyi Sarayı’na gönderdiler. Otuz üç sene gibi uzun bir müddet Avrupa siyâsetine hâkim olmuş Sultan İkinci Abdülhamîd Han, cevâbında şöyle diyordu:


“Artık çok geç!..”
“Bu vaziyette artık benim verebileceğim bir fikir, tavsiye edebileceğim bir tedbir kalmamıştır. Zîrâ bu zavallı devlet, harbi umûmîye sürüklendiği gün münkarız olmuştur. Sizi bana gönderenler harbe girmeden önce göndermeli idiler. Dünyânın karalarına ve denizlerine hâkim olan devletlerine karşı Almanya ve Avusturya ile birleşip ateşe atılmak, târihin ender kaydettiği hatâlardandır...”
Abdülhamîd Han, herhâlde bu konuşmasından tatmin olmayan Enver Paşa’yı da Beylerbeyi Sarayı’na davet ederek nasihatlerde bulunmuş ve şöyle demiştir: “33 senelik saltanatımda, ferdin hürriyetine taraftârdım. Lâkin gelişigüzel bir hürriyet ve serbestiyi hiçbir zaman istemedim. Meşrûtiyeti ben îlân ettim. Ama mebûslarımızın kifayetsizliğini görerek kapattım. Meclisi mebûsânın Doksanüç Harbinde verdiği karârın bize neye mâlolduğunu bilirsiniz.
Balkanları kaybettik, İstanbul’a gelen Ruslar ile bir andlaşma imzalamaya mecbur olduk. Andlaşma imza ederken Saffet Paşa’nın ağladığını işitince ben de ağladım. Ama gözyaşı dertlere deva olmuyor. Simdi siz de acele ile bir harbe girmiş bulunuyorsunuz. İnşâallah hayırlı olur. Fakat Allah göstermesin ya felâketle biterse... İster misin bu da Anadolu’ nun kaybına mâlolsun! Her devirde devletin düşmanı olmuştur. Siz de bu düşmanlarla işin iç yüzünü bilmeden birleştiniz. Hareket ordusu ile İstanbul’a geldiniz. İktidarı ele aldınız. İstediğiniz makama geçtiniz. Yapmak istediklerinizi niye yapmıyorsunuz? Bunlara güvenme oğlum, insanı bugün alkışlayanlar, yarın onun aleyhine dönüp parçalamasını da bilirler. Dikkatli ol!..”


Tarihe geçtiler, ancak!..
Ne var ki büyük hayâller peşinde koşan Enver Paşa ile İttihâd ve Terakki’nin ileri gelenleri bu mühim nasihatlere de kulak asmayarak bildikleri yolda yürüdüler. Böylece devletin yıkılmasına sebep oldukları gibi, millete kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmadılar. Ayrıca târihe, kötülükleriyle yâd edilen kimseler olarak geçtiler...

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Salı Ekim 29, 2013 2:09 pm

Seyyah-ı âlem ve ferid-i beni âdem
Seyyah-ı âlem ve ferid-i beni âdem
EVLİYA ÇELEBİ
On ciltlik muhteşem eseri "Seyahatnamesi" ile dünya çapında tanınan âlimimiz ve seyyahımız Evliya Çelebi'nin hayatının dönüm noktası bir rüya ile başlar. Seyahatnamenin birinci cildinde gördüğü bu rüyayı şöyle anlatmaktadır:
"İstanbul'da hanemde bir gece uykuya dalmıştım. Birden bire kendimi Yemiş iskelesi yanında bulunan Ahi Çelebi Camiinde gördüm. Camiinin içi nur yüzlü bir cemaatle dolup taşmıştı. Ben de bu camiinin içine girerek minberin dibine diz çöküp oturdum. Bu nur yüzlü pirleri hayranlıkla temaşaya daldım. Fakat bunların kim olduklarını anlayamamıştım. Nihayet yanımda bulunan bir zata sordum: '-Benim sultanım, ism-i şerifinizi ihsan buyurur musunuz?' dedim. O zat, Kemankeşlerin Piri "Sa'd ibni Ebi Vakkas" olduğunu söyledi. Derhal elini öptüm. Yine:
"-Sizin yanınızdaki zatlar kimlerdir?' diye sual ettiğimde: 'Sahabe-i Kiram ve Ensar Hazretleridir dedi. O tarafa baktım. Bu zatlar sıra ile Hazret-i Ebu Bekir (ra), Hazret-i Ömer (ra), Hazret-i Osman (ra), Hazret-i Ali (ra) idiler. Bunları doya doya seyredip taze can buldum. Mihrapta ise Kâinatın Efendisi Peygamber Efendimiz Aleyhisselâtü vesselam oturmakta idi. Biraz sonra yanımda oturmakta bulunan Sa'd İbni Ebi Vakkas Hazretleri elimden tutup beni Peygamber Efendimizin huzuruna götürdü ve dedi ki:
" 'Âşık'ı sâdıkın ve ümmet-i müştakın Evliya kulun şefatin rica eder.'
"Ben de derhal Hazret-i Peygamberin dest-i mübareklerini bûs ettim. Fakat heybetlerinden çok korkarak titredim. Kendilerine:
" 'Şefaat ya Resulallah!' diyeceğim yerde:
"Seyahat ve Resulullah! diyi verdim. Cenab-ı Peygamber derhal tebessüm ettiler. Seyahatlerimin hayırlı olması için 'Fatiha' dediler. Bundan sonra sıra ile Eshab-ı Kiram'in ellerini birer birer öptüm. Cümlesi:
"Seyyâh-ı âlem ve ferîd-i beni âdem ol! "diye dua ettiler. Ben de Ahi Çelebi Camiinden dışarı çıktım.
"Sabah olup uyanınca bir abdest alıp bu rüyamı tabir ettirmek üzere Kasımpaşa'da İbrahim Efendi Hazretlerine gittim. Bu zat bana:
"Sen büyük bir seyyah olacaksın!'
"buyurdu. Ben de bundan sonra seyahata çıkıp gördüklerimi yazmaya başladım."
Sahabelerin yaptığı dualar Dergâh-ı İlâhî'de kabul olunmuş ve Evliya Çelebi benzeri olmayan ve sahasında da tek olan dünya seyyahı oluvermiştir.
Asya, Avrupa ve Afrika'ya yayılan imparatorluğun topraklarını adım adım dolaşarak gördüklerini tesbit eden Evliya Çelebi'nin telif ettiği on bin sahifelik "Seyahatname"si emsalsiz bir tarih ve coğrafya eseri olarak dünya ilim âleminin dikkatini çekmiştir.
Meşhur seyyahımız 1630'da gördüğü yukarıda bahsi geçen rüyadan sonra, ilk seyahatim 1640'ta ailesinden gizli olarak Bursa'ya yapmıştır. Çıktığı bu ilk seyahati bir ay devam etmiştir. Evliya Çelebi Seyahatnamenin ikinci cildinde seyahat dönüşü babasının tavrım ve kendisine yaptığı nasihatlan şöyle anlatmaktadır:
"Hakir o gün hane-i gamkînimize (gam içinde olan evimize) varıp peder ü mâderin (baba ve ananın) dest-i şeriflerini (ellerini) öpüp huzur-i şeriflerinde (önlerinde) karar ettiğimde (durduğumda) peder-i azizim eyitti:
"Safa geldin Bursa seyyahı! Sefa geldin! 'Halbuki ne canibe gittiğimden kimsenin haberi yok idi. Hakir dedim: 'Sultanım, hakirin Bursa'da idiğimi nerden bildiniz?'
"Buyurdular ki: -Sen bin elli senesi muharreminin aşuresinde (1640 senesi Mayıs başları) kaybolduğun gece ben nice me'sure (makbul dualar) tilâvet ettim. Bin kerre "kevser" suresini okudum. Ol gece Âlem-i menamda (uykuda) seni gördüm ki Bursa'da Emir Sultan zaviyesinde ruhaniyetten istimdat ile seyahat rica edip bükâ ederdin (ağlardın) o gece bana nice ehl-i hal canlar rica edip senin seyahata gitmekliğin için izin talep eylediler. Ben de ol gece cümlesinin rızasıyla sana destur (izin) verdim. Fatiha tilavet eyledik.
"Gel imdi, oğul! Şimdengeri (bundan sonra) sana seyahat göründü. Allah mübarek eyliye. Amma sana nasihatim var" diye elimden yapışıp, huzurunda ayak üzerine durdurup sağ eliyle sol kulağımı burarak şu nasihata ağâz eyledi (başladı):
"Oğul! âdem yoksul olur, besmelesiz taam (yemek) yeme. Sırrın var ise sakın avratına deme. Cünüp iken yemek yeme. Esvabının (elbisenin) söküğünü üstünde dikme. İyi adını keme takma. Keme (kötüye) yoldaş olma, zararını çekersin. Sen yürü ileri, gözüm, kalma geri. Alay bozma..."
Seyahat için babasından da ruhsat alan Evliya Çelebi o tarihten itibaren vefatına kadar durmadan gezip dolaşmıştır.
Tatlı dilli, hoş sohbet seyyahımız Evliya Çelebi, 1611 yılında, İstanbul'un Unkapanı semtinde dünyaya gelmiştir. Asıl ismi Hafız Mehmed Zıllî Evliya idi Aslen Kütahyalı olan babası, Sultan IV.Murad'ın Kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Zıllî Efendi de âlim bir zattı. Evliyanın kuvvetli bir tahsil görmesi için çalışmıştır. Evliya da babasını mahcup etmemiş, zekası, çalışkanlığı ve kabiliyetiyle hocalarının takdirini kazanmıştır. Hamid efendi medresesindeki tahsilini ikmal ettikten sonra, tanınmış âlim Ahfeş Efendi'den yedi sene ders almış, Evliya Mehmed Efendi'nin de ilminden istifade etmiştir. Bilahare Topkapı Sarayındaki Enderun-u Hümayun'a girmiş, burayı bitirdikten sonra da sipahi sınıfına dahil olmuştur.
Sultan IV.Murad, ilmini ve ahlakını yakinen bildiği Evliya Çelebiyi saraya muhasib olarak almıştır. Evliya Çelebi Sultan İbrahim ve Sultan IV. Mehmed devirlerinde de mühim resmi vazifeler almış ve bu vazifeler dolayısiyle çeşitli beldeleri gezmiştir.
Defterdarzade Ahmet Paşa ile Anadolu'yu, Şam Beylerbeyi Murtaza Paşa ile Suriye ve Filistin'i gezdikten sonra Melek Ahmed Paşa'nın sadrazamlığında sadarette memuriyet almış, Paşa'nın Rumeli Beylerbeyliğine gönderilmesi üzerine onu takib etmiştir.
Fazıl Ahmed Paşa'nın ordusuyla birlikte Avusturya'ya gitmiş, yolda gördüğü yerler hakkında çeşitli malzeme toplamıştır.
Elçi Mehmed Paşa ile birlikte Viyana'ya gitmiş, bu vesile ile Avusturya şehirlerini dikkatle tedkik etmiştir. Seyahatini İspanya, Hollanda ve Danimarkaya kadar uzatmış, daha sonra Eflak-Boğdan, Kırım, Kafkasya ve Hazer Denizi çevresini, Volga boylarını incelemiştir.
Hac vazifesini yerine getirmek için Hicaza, oradan Mısır, Sudan ve Habeşistan'a gitmiştir.
Yetmiş senelik ömrünü devamlı seyahat etmekle geçiren Evliya Çelebi, Osmanlı devletinin hemen bütün şehirlerini ve kasabalarını gezmiştir. Anadolu, Rumeli, Suriye, Irak, Mısır ve Hicaz'ın yanı sıra Macaristan, Transilvanya, Almanya, Hollanda, Bosna-Hersek, Dalmaçya, Güney Rusya, Kırım, Kafkasya ve İran'ın birçok bölgelerini dolaşmıştır.
Gördüklerini basit bir şekilde ele almamış, köklü incelemelerde bulunmuştur. Bölgelerin ahlak, görgü ve an'anelerini, meşhur şahıslarını, binalarını ve tarihlerini inceledikten sonra kaleme almıştır.
Seyahatlerinden bir kısmını savaşlara katılmak suretiyle yapan Evliya Çelebi, bizzat savaşlara da katılmış ve silah kullanmada, ata binmedeki maharetini harp meydanında göstermiştir.
Güzel sesi ve hoş sohbeti ile her zaman padişahların, vezirlerin ve komutanların yanıbaşında bulunmuştur. Onun hoş sohbeti yazı üslubuna da aksetmiş ve ölmez eseri "Seyahatname" zevkle okunan bir klasik hüviyetini asırlardan beri muhafaza etmiştir.
Ömrünü ilme adayan bu değerli âlim ve seyyahımız hiç evlenmemiştir. 1681'de vefat eden Evliya Çelebi'nin mezarı kayıptır.
Seyahatname'si muhtelif dillere tercüme edilmiş olan dünya çapında şöhret sahibi Evliya Çelebi'nin mezarının kayıp oluşunu kabullenmek istemiyorduk bir türlü. Araştırmaya başladık. Tarihî kaynaklar, Evliya Çelebi'nin Mısır Seyahati dönüşünde İstanbul'da vefat ettiğini ve Lohusakadın türbesinin yanına defnedildiğini söylemekteydi. Şişhanede bulunan Lohusakadın türbesinin yanında Meyyiz Zade Kabri ve onun bitişiğinde Evliya Çelebi ailesine ait mezarlık bulunmaktaymış. O civarda yaptığımız araştırmada, Lohusakadın türbesinden başka hiç bir mezar göremedik. Nasıl olurdu, koskoca mezarlık nereye giderdi? Kafamıza düğümlenen suallerin cevablarını değerli tarihçi İbrahim Hakkı Konyalı'da bulduk. Şöyle diyordu Konyalı:
"Evliya Çelebi ve babası, IV.Murad'ın kuyumcubaşısı Mehmed Zıllî Efendi Lohusakadın türbesinin yanında medfundur. Fakat yol yapılırken ordaki bütün mezarlar yerinden söküldü ve mezar taşları bir çukura dolduruldu. Ben yol yapılırken gitmiş ve mezar taşlarını görmüştüm."
Bu ifadeden sonra tekrar Şişhane'ye gittik ve bu defa mezar taşlarını aramaya başladık. Ne yazık ki bütün aramalarımıza rağmen bir tek mezar taşına bile rastlayamadık. Evet, Koca Evliya Çelebi'nin, Mehmed Zilli Efendi'nin ve daha nice büyüklerin mezarları yok olmuştu, yok dilmişti. Evliya Çelebi'yi araştıran Batılı bir araştırmacı İstanbul'a gelip Evliya Çelebi'nin mezarını sorsa, "yoktur" veya "kayıp" cevabı verilecekti. O da "Ayıp" diyemeyecek kadar nezaket sahibi ise, "yazık" diyecekti. Nitekim öyle de demektedirler.

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Perş. Ekim 31, 2013 12:48 pm

Kızılırmak üstündeki Koyunbaba Köprüsü




Fatih Sultan Mehmet Han, Otlukbeli Savaşına giderken yolda Koyunbaba adındaki bir zatın duasını alır. Ve netice malum; Uzun Hasan’ı yener. Bizim anlatacağımız bu savaş değil, zaferle dönerken yaşanan bir hadiseden bahsedeceğiz bugün sizlere...
Koca Fatih, dönüşte vezirini göndererek Koyunbaba’nın bir dileği olup olmadığını sordurur. Koyunbaba:
“Eğer bir hayır yapmak istiyorsa, Kızılırmak üstüne köprü gerekir, onu yaptırsın, bir de kışlak ve yaylak yerlerimizi, koyunlarımızı vergiden bağışlasın ki, misafirlerimizi daha iyi ağırlayabilelim” der.

Şehzade söz verir...
İstekleri yerine getirilir. Ancak köprü yapılmadan Fatih Sultan Mehmet Han vefat eder. Babasının ölüm haberini alan ll. Beyazıt Amasya’dan yola çıkar. Osmancık’a geldiğinde ırmak kıyısında sürüsünü otlatan Koyunbaba’yı görür. Kendisini karşıya geçirmesini ister. Koyunbaba:
“Olur ama bu ırmağa bir köprü yaptırırsan” der.
Şehzade söz verir. Koyunbaba Şehzade’ye gözlerini kapamasını ve söylemeden açmamasının söyler. Şehzade Beyazıt denileni yapar. Gözlerini açtığında İstanbul’dadır. Koyunbaba yok olmuştur...
ll. Beyazıt tahta geçtikten bir süre sonra rüyada Koyunbaba’yı görür. Mübarek, kendisinden köprüyü yaptırmasını istemektedir. Ertesi gece yine aynı rüyayı görür. Bunun üzerine gerekli araç-gereç ve ustalar Osmancık’a gönderilir ve köprünün yapımına başlanır. Koyunbaba’nın da geyiklerle köprüye taş taşıdığı söylenir...

“Taşın düştüğü yere!”
Köprünün yapımı sırasında dervişlerden biri Koyunbaba’ya ölünce nereye gömülmek istediğini sorar. O da “Bu taşın düştüğü yere” diyerek ağır bir taşı fırlatır. Öldüğünde II. Beyazıt onu taşın düştüğü yere gömdürür ve buraya bir türbe yaptırır...



_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Perş. Ekim 31, 2013 1:00 pm

Osmanlı’ya sığınan Macar milliyetçileri
Osmanlı’ya sığınan Macarları yalnız mülteci olarak düşünmek doğru değil. Hemen hepsi iyi öğrenim görmüş, batıyı gezmiş ve Türkiye’de kalmış olanlar, 1849’dan sonra bir seri ıslahat hareketlerine geçen Osmanlı devletinin modernleştirme sürecinde destekleyici olmuşlardır. Bilhassa Müslümanlığı kabul etmiş Macar subayları, Osmanlı ordusuna katılmıştır...
Örneğin Erdel Savaşlarının efsanevi kumandanı Jozsef (Yozef) Bem Murat Paşa adıyla Halep’e yerleşmiş, 1850’de isyan eden Araplara karşı birçok subay arkadaşlarıyla birlikte savaşmış, şehit düştükten sonra mezar taşı İstanbul yakınından götürülüp başına dikilmiştir.

Kırım Savaşına katılanlar
Bazıları da Kırım Harbine katılarak Osmanlı kuvvetlerine güç katmıştır. Birçok isim verebiliriz. Mesela, Albay Jozsef Kollmann Kırım Savaşında Feyzi Paşa adıyla savaşır. Yüzbaşımız Jozsef Taschler Kırım Savaşında yarbaylığa yükselir. György Divitsek üsteğmen olup 1864’te Osmanlı ordusunun Albay Ali beyi olur. Yüzbaşı Janos Derecskey Osmanlı ordusunun İskender Paşa’sı Selanik’teki Rum ayaklanmasında ölür.
Macar özgürlük savaşına yarbay rütbesiyle katılan Kassel doğumlu August Ludwig Wegler Osmanlı ordusuna Albay Tefik olarak girer, sonra paşa olur ve Beduinlere karşı savaşta ölür. Kssuth’un generallerinden György Kmety-İsmail Paşa Kars Kalesinin kahraman koruyucusudur, 1856’da orgeneral olur.

O, “Hurşid Paşa”dır
Kırım Savaşına katan ve 11 Ekim 1856’da ölen Kont Richard Gruyon’un Haydarpaşa İngiliz mezarlığındaki kitabesinde ise “Türk Paşası, Fransa’nın çocuğu, İngiltere doğumlu, fakat Macar milliyetçisi” şeklinde ifade edilmektedir. (Hurşid Paşa adını almış, 44 yaşında ölmüştür.)
Macar özgürlük savaşının kahramanlarından Sandor Farkas, Harbiye’de uzun yıllar hocalık yaparak, Macar Osman Paşa adını, ayrıca Nigâr Hanım’ın -İlk Türk kadın şairi Nigâr Bindi Osman’ın- babası olarak da tarihin sayfalarında yer alır...

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Perş. Ekim 31, 2013 1:09 pm

Pîrî Reis
Pîrî Reis,[1] (1465-70, Gelibolu - 1554, Kahire), Türk-Osmanlı denizci ve kartografı. Asıl adı Muhyiddin Pîrî Bey'dir.[1] Künyesi Ahmet ibn-i el-Hac Mehmet El Karamani'dir. Amerika'yı gösteren Dünya haritaları ve Kitab-ı Bahriye adlı denizcilik kitabıyla tanınmıştır.Karamanlı bir ailenin çocuğu olan Ahmet Muhyiddin Pîrî'nin ailesi Fatih Sultan Mehmed devrinde padişahın emri ile Karaman İstanbul'a göç ettirilen ailelerdendir. Aile bir süre İstanbul'da yaşamış, sonra Gelibolu'ya göç etmiştir. Pîrî Reis'in babası Karamanlı Hacı Mehmet, amcası ise ünlü denizci Kemal Reis'tir.
Pîrî denizciliğe amcası Kemal Reis'in yanında başladı; 1487-1493 yılları arasında birlikte Akdeniz'de korsanlık yaptılar; Sicilya, Korsika, Sardunya ve Fransa kıyılarına yapılan akınlara katıldılar. 1486'da Endülüs'te Müslümanların hakimiyetindeki son şehir olan Gırnata'da katliama uğrayan Müslümanlar Osmanlı Devleti'nden yardım isteyince o yıllarda deniz aşırı sefere çıkacak donanması bulunmayan Osmanlı Devleti, Kemal Reis'i Osmanlı Bayrağı altında İspanya'ya gönderdi. Bu sefere katılan Pîrî Reis, amcası ile birlikte müslümanları İspanya'dan Kuzey Afrika'ya taşıdı.
Venedik üzerine sefer hazırlığına girişen II. Beyazid'in Akdeniz'de korsanlık yapan denizcileri Osmanlı donanmasına katılmaya çağırması üzerine 1494'te amcası ile birlikte İstanbul'da padişahın huzuruna çıktı ve birlikte donanmanın resmi hizmetine girdiler.
Pîrî Reis, Osmanlı Donanması'nın Venedik Donanması'na karşı sağlamaya çalıştığı deniz kontrolü mücadelesinde Osmanlı donanmasında gemi komutanı olarak yer aldı, böylece ilk kez savaş kaptanı oldu. Yaptığı başarılı savaşların sonucunda Venedikliler barış istediler ve iki devlet arasında bir barış anlaşması yapıldı. Pîrî Reis, 1495-1510 yıllarında İnebahtı, Moton, Koron, Navarin, Midilli, Rodos gibi deniz seferlerinde görev aldı. Akdeniz'de yaptığı seyirler sırasında gördüğü yerleri ve yaşadığı olayları, daha sonra Kitab-ı Bahriye adıyla dünya denizciliğinin de ilk kılavuz kitabı olma özelliğini taşıyacak olan kitabının taslağı olarak kaydetti.Pîrî Reis, 1511'de amcasının bir deniz kazasında ölümünden sonra Gelibolu'ya yerleşti. Barbaros Kardeşler'in idaresi altındaki donanmada halaoğlu Muhiddin Reis ile Akdeniz'de bazı seferlere çıktıysa da daha çok Gelibolu'da kalıp haritaları ve kitabı üzerinde çalıştı. Bu haritalardan ve kendi gözlemlerinden yararlanarak 1513 tarihli ilk dünya haritasını çizdi. Atlas Okyanusu, İber Yarımadası, Afrika'nın batısı ile yeni dünya Amerika'nın doğu kıyılarını kapsayan üçte birlik parça, bu haritanın günümüzde elde bulunan bölümüdür. Bu haritayı dünya ölçeğinde önemli kılan, günümüze kalmamış olan[kaynak belirtilmeli], Kristof Kolomb'un Amerika haritasındaki bilgileri içeriyor olması rivayetidir.
Barbaros Kardeşler, 1515 yılında dünyanın en büyük deniz güçlerinden birisini oluşturmuş ve Kuzey Afrika'da fetihler yapmışlardı. Pîrî Reis, Oruç Reis'in kaptanlarından birisi olarak hediye sunmak üzere yardımını bekledikleri Yavuz Sultan Selim'e gönderildiğinde Yavuz'un yardım olarak verdiği iki savaş gemisi ile geri döndü. Pîrî Reis, 1516-1517 yıllarında İstanbul'a geldiğinde tekrar Osmanlı donanmasının hizmetine girdi; Derya Beyi (Deniz Albayı) rütbesini aldı ve Mısır seferine gemi komutanı olarak katıldı. Donanmanın bir kısmı ile Kahire'ye geçip Nil ırmağını çizme fırsatı buldu.
Pîrî Reis, İskenderiye'nin ele geçirilmesinde gösterdiği başarılar ile padişahın övgüsünü kazandı ve sefer sırasında haritasını padişaha sundu. Günümüzde bu haritanın bir parçası mevcuttur, diğer parçası kayıptır. Bazı tarihçilere göre, Osmanlı padişahı dünya haritasına bakmış ve "Dünya ne kadar küçük..." demiştir. Sonra da, haritayı ikiye bölmüş ve "biz doğu tarafını elimizde tutacağız.." demiştir.. Padişah, daha sonra 1929'da bulunacak olan diğer yarıyı atmıştır. Bazı kaynaklarca, günümüzde bulunamamış olan doğu yarısını, Hint Okyanusu'nun ve onun Baharat yolunun kontrolünü ele geçirmek için Padişahın yapacağı olası bir sefer için kullanmak istediği bile iddia edilmektedir.
Pîrî Reis seferden sonra, tuttuğu notlardan Bahriye için bir kitap yapmak amacıyla Gelibolu'ya döndü. Derlediği denizcilik notlarını bir Denizcilik Kitabı (Seyir Kılavuzu) olan Kitab-ı Bahriye'de bir araya getirdi.
Kanuni Sultan Süleyman'ın dönemi, büyük fetihler dönemiydi. Pîrî Reis, 1523'deki Rodos seferi sırasında da Osmanlı Donanması'na katıldı. 1524'de Mısır seyrinde kılavuzluğunu yaptığı sadrazam Pargalı Damat İbrahim Paşa'nın takdiri ve desteğini kazanınca, 1525'da gözden geçirdiği Kitab-ı Bahriye'sini İbrahim Paşa aracılığıyla Kanuni'ye sundu.
Pîrî Reis'in 1526'ya kadar olan yaşamı Kitab-ı Bahriye'den izlenebilir. Pîrî Reis, 1528'de, ilkinden daha içerikli ikinci dünya haritasını çizdi.
1533 yılında Barbaros Hayrettin Paşa kaptan-ı derya olunca Pîrî Reis de Derya Sancak Beyi (Tümamiral) ünvanı alan Pîrî Reis, sonraki yıllarda, güney sularında devlet için çalıştı. Barbaros'un 1546'da ölümünün ardından Mısır Kaptanlığı (Hint Denizleri Kaptanlığı da denilirdi) yaptı, Umman Denizi, Kızıl Deniz ve Basra Körfezi'ndeki deniz görevlerinde yaşlandı. Osmanlı donanmasında yaptığı son görev idamıyla sonuçlanan Mısır Kaptanlığı oldu.
İdam Edilişi

Mısır Kaptanı Pîrî Reis 1552'de Umman ve Basra üzerine 30 gemiyle çıktığı seferde, Hürmüz Kalesi'ni kuşatmıştı. Portekizlilerden aldığı haraç karşılığı kuşatmayı kaldırdı ve donanmasıyla Basra'ya döndü. Tamire muhtaç donanmayı orada bırakıp ganimet yüklü üç gemi ile Mısır'a döndü, gemilerden birisi yolda battı. Donanmayı Basra'da bırakması kusur sayıldığı için Mısır'da hapsedildi. Basra valisi Kubat Paşa'ya ganimetten istediği haracı vermemesi, Mısır Beylerbeyi Mehmet Paşa'nın politik hırsı yüzünden hakkında padişaha olumsuz rapor verildi ve dönemin padişahı Kanuni Sultan Süleyman'ın fermanı üzerine 1554'te boynu vurularak idam edildi. İdam edildiğinde 80 yaşının üzerinde olan Pîrî Reis'in terekesine devletçe el konuldu.

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Perş. Ekim 31, 2013 1:11 pm

Biz onların gelmesi ile bayram yaparız”

Molla Gürânî; heybetli, vakûr, sarsılmaz bir ilim haysiyetine ve ahlâkına sâhipti. Açık sözlüydü. Sultanın huzûruna girince, yüksek sesle selâm verip, müsâfeha yapardı. Dâvet edilmedikçe ve bayram günlerinden başka zamanlarda saraya gitmezdi. Bir defâsında bir Arefe günü, Sultan, Molla Gürânî’ye bir haberci göndererek; “Yarın bayramı kutlamak üzere teşrif etsin, geç kalmasın” diye haber
yollamıştı...

“Uzaktan duâ ederiz”
Molla Gürânî, gelen haberciye; “Yağışlı günlerdir, her yer çamur. Gelirsek, kılık kıyâfet değiştirmek îcâb eder. Yarın bizi bağışlasınlar. Biz uzaktan duâ ederiz. Bayramı uzaktan kutlayalım” dedi. Haberci dönüp bu sözleri pâdişâha iletince, Pâdişâh; “Biz onların gelmesi ile bayram yaparız. Her şeye rağmen gelmelerini bekliyoruz” dedi. Üzerlerinin çamur olmaması için de, sarayın selâmlığına kadar at ile girmesine izin verildi. Bunun üzerine dâveti kabûl etti... Molla Gürânî, devrin âlimlerine mütevâzî davranır ve onlara karşı kıskançlık göstermezdi. Hattâ resmî vazifelerde kendinden daha üst makamlara çıkan âlimleri takdîr ederdi. Müderrislikten resmen ayrıldıktan sonra da ilim öğretmeye devâm etti. Pekçok âlim yetiştirdi. Osmanlı âlimleri arasında ahlâkının üstünlüğü, ilmî hususlarda tâvizsiz olan ve ilme çok önem veren bir âlim bilinip öyle tanındı. Günlerini hep ders vermekle, kitap yazmakla ve ibâdetle geçirirdi...

Talebesi uyuyakaldı!..
Talebelerinden biri, bir gece onun konağında kalmıştı. Hocası Molla Gürânî, yatsı namazından sonra Kur’ân-ı kerîm okumaya başladı. Başından başlayıp devamlı okurken talebesi bir müddet sonra uyuyakaldı. Sabaha doğru uyanınca hocası Molla Gürânî’nin Kur’ân-ı kerîm okumaya devâm ettiğini gördü. Sabahleyin o talebe bu durumu hizmetçilere anlatınca, hizmetçileri; “O, her gece böyle Kur’ân-ı kerîm okur ve bunu hiçbir sebeple terk etmez” demiştir.
Hayır ve hasenâtı çok seven; dört câmi, bir Dâr-ül-hadîs medresesi, bir hamam ve daha nice binâlar yaptıran bu mübarek zat, şimdi bir Fatiha bekliyor...

03.10.2005

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Perş. Ekim 31, 2013 1:15 pm




_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Perş. Ekim 31, 2013 1:21 pm

Eski konaklarda ikram törenleri!..

Sıradan evlerin dışında, Osmanlı saray ve konaklarında misafirlere bir törenle kahve ikram edilirdi. Önce tatlı takımı ile tatlı (reçel) sunulurdu. Ardından üç hizmetçi kahve ikramına başlarlardı. Kahvenin soğumaması için güğüm, ortasında kor ateş bulunan stile oturtulur ve kenarlarına takılı üç zincirden tutularak taşınırdı.

Atlas veya kadifeden...
Stil takımları genellikle tombak veya pirinçten yapılmıştır. Kahve ikramında ayrıca yuvarlak stil örtüsü kullanılırdı. Atlas veya kadifeden yapılan bu örtü sırma, sim, pul, hatta inci ve elmas işlemelidir. Stil takımı ve örtüsünün zenginliği ailenin varlık derecesini yansıtırdı.
İçinde kahve fincanı ve zarflar bulunan tepsiyi taşıyan hizmetçi, stil örtüsünü kenardan iki eli ile önlük gibi önünde tutar, ikinci hizmetçi stil takımını taşırdı.

Nargile veya tütün...
Üçüncü hizmetçi tepsiden porselen fincanı alır, stildeki güğümden kahveyi doldurur, fincanı altın,tombak, gümüş veya porselen zarfa yerleştirir, zarfın ayağından iki parmağı ile tutarak tek tek misafirlere ikram ederdi. Tiryakiler kahve ile birlikte nargile veya uzun çubuklarla tütün içerlerdi... Son yıllarda da eski bir kültürün yaşatılması mantığıyla lanse edilen nargilenin müptelaları özellikle gençler arasında artmaya başladı. Gençler merak ve heves duygularıyla kafelere koşuyorlar ancak nargilenin nasıl içileceğini bilmiyorlar, desek abartmış olmayız herhalde...

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Perş. Ekim 31, 2013 1:23 pm

Beni Karamürsel sepeti mi sandın?"

Kestane ağacının çubuğundan örülen, kendisine özgü özelliği ile gayet pratik, kullanışlı basit bir el taşıma aracı olan "Karamürsel sepeti"nin özelliği, ağaçtan toplanan yaş meyveyi zedelemeden kabına ulaştırmasıdır... Üne kavuşması ise, Osmanlı padişahlarından Abdülaziz Han'ın bir seyahat için Hereke'deki "Av Köşkü"ne gelmesiyle ilgilidir...

"Tepsiye sığdıramadık!"
Sultan Abdülaziz Han'ın Hereke'ye geldiğini duyan Karamürsel eşrafı, padişaha adet olduğu üzere bir hediye götürüp sunmaya karar verirler. Mevsimin yaz olması sebebiyle hediye olarak kirazı seçerler. Padişahın huzuruna çıkacak olan kasaba temsilcileri, itina ile toplanan kirazları bir sepete doldurarak sandalla Hereke'ye geçerler. Padişahın huzuruna kabul edilirler ve hediye sepetini sunarlar...
Oldukça değişik ve sade hediyeyi gören Abdülaziz Han, şaşkınlıkla hediye sepetini şöyle bir süzer. İçinde ne olduğunu merak etmekten kendini alamaz. Derhal gümüş bir tepsi getirilir, sepetin içindekiler tepsiye boşaltılır. Tepsi kirazları almayınca, Abdülaziz Han hayretle şöyle mırıldanır:
"Sepeti ufak tefek gördük amma, içindekini tepsiye sığdıramadık!"

"Ufak tefek gördün de!.."
İşte o gün bu gündür "Ufak tefek gördün de Karamürsel sepeti mi sandın" sözü söylenegelmiştir...
Bu sepetler İzmit tarafında hala yapılmaktadır. Karamürsel'den Yalova'ya giden yol kenarlarındaki tezgahlarda da rastlayabilirsiniz...

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Perş. Ekim 31, 2013 1:48 pm


Rum isyanı nasıl başladı?


Yanya bölgesindeki yerli halkın çıkardığı isyanların bastırılmasında, Napolyon'un Mısır'a saldırısı sırasında Fransızlarla yaptıkları mücadelelerde zaferler kazanan Tepedelenli Ali Paşa, 1798'de Preveze yakınında Fransızları bozguna uğratınca kendisine Sultan Üçüncü Selim Han tarafından Vezirlik verildi. Rumeli Valisi olarak dağlı eşkıyanın cezalandırılması için bir sene kadar bu vazifede bulundu...

Devlet içinde devlet!..
Ali Paşa'nın Arnavutluk'ta ve hakim olduğu yerlerdeki tutumu, hadiseleri istismar etmesi, onu devlet içinde devlet gibi hareket ettiriyordu. Mora ahalisinin ve Rumların ayaklanarak devletin başına yeni bir gaile açılmasını istemeyen Sultan Mahmud Han, Tepedelenli Ali Paşa'nın yaşlı olmasını düşünerek üzerine gitmiyordu. Ancak İngilizlerle gizli muhaberelerde bulunan Nişancı Halet Efendinin çevirdiği entrikalar üzerine Ali Paşa ve oğulları memuriyetlerinin bir kısmından azledildiler. Fakat dinlemedikleri için üzerlerine karadan ve denizden kuvvet gönderildi. Yanya kalesinde bir buçuk sene kadar süren muhasaradan sonra serasker Hurşid Paşa'nın, hayatına dokunulmayacağına dair teminat vermesi üzerine Ali Paşa, Yanya Gölü'ndeki Pandeleimon Manastırına çekildi.
Hurşid Paşa'nın yazılı bildirisini kabul etmeyen kindar Halet Efendi idam fermanını birkaç kişiyle gönderdi. Bunun üzerine kendisini müdafaa eden Tepedelenli kurşunlanarak öldürüldü.
Tepedelenli Ali Paşa'nın ölümüyle Rumlar, üzerlerindeki en büyük tehlike ve baskıdan kurtulmuş oldular. Etniki Eterya da bunu fırsat bilerek isyanın başlama zamanının geldiğine kanaat getirip harekete geçti. Böylece Eflak-Boğdan ve Mora'da yıllarca sürecek olan Rum isyanı başlamış oldu...

Etniki Eterya'nın sonu!
"Etniki Eterya" Yunanca'da "Ulusal Dernek" anlamına gelir. Makedonya ve Girit'i Yunanistan'a katmak amacıyla kurulmuştur. 1897'de Osmanlı-Yunan Savaşı'nın, Yunanistan'ın ağır yenilgisiyle sonuçlanmasından sonra bu örgüt saygınlığını yitirmiş ve dağılmıştır.



_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Perş. Ekim 31, 2013 1:49 pm

Rum isyanı nasıl başladı?


Yanya bölgesindeki yerli halkın çıkardığı isyanların bastırılmasında, Napolyon'un Mısır'a saldırısı sırasında Fransızlarla yaptıkları mücadelelerde zaferler kazanan Tepedelenli Ali Paşa, 1798'de Preveze yakınında Fransızları bozguna uğratınca kendisine Sultan Üçüncü Selim Han tarafından Vezirlik verildi. Rumeli Valisi olarak dağlı eşkıyanın cezalandırılması için bir sene kadar bu vazifede bulundu...

Devlet içinde devlet!..
Ali Paşa'nın Arnavutluk'ta ve hakim olduğu yerlerdeki tutumu, hadiseleri istismar etmesi, onu devlet içinde devlet gibi hareket ettiriyordu. Mora ahalisinin ve Rumların ayaklanarak devletin başına yeni bir gaile açılmasını istemeyen Sultan Mahmud Han, Tepedelenli Ali Paşa'nın yaşlı olmasını düşünerek üzerine gitmiyordu. Ancak İngilizlerle gizli muhaberelerde bulunan Nişancı Halet Efendinin çevirdiği entrikalar üzerine Ali Paşa ve oğulları memuriyetlerinin bir kısmından azledildiler. Fakat dinlemedikleri için üzerlerine karadan ve denizden kuvvet gönderildi. Yanya kalesinde bir buçuk sene kadar süren muhasaradan sonra serasker Hurşid Paşa'nın, hayatına dokunulmayacağına dair teminat vermesi üzerine Ali Paşa, Yanya Gölü'ndeki Pandeleimon Manastırına çekildi.
Hurşid Paşa'nın yazılı bildirisini kabul etmeyen kindar Halet Efendi idam fermanını birkaç kişiyle gönderdi. Bunun üzerine kendisini müdafaa eden Tepedelenli kurşunlanarak öldürüldü.
Tepedelenli Ali Paşa'nın ölümüyle Rumlar, üzerlerindeki en büyük tehlike ve baskıdan kurtulmuş oldular. Etniki Eterya da bunu fırsat bilerek isyanın başlama zamanının geldiğine kanaat getirip harekete geçti. Böylece Eflak-Boğdan ve Mora'da yıllarca sürecek olan Rum isyanı başlamış oldu...

Etniki Eterya'nın sonu!
"Etniki Eterya" Yunanca'da "Ulusal Dernek" anlamına gelir. Makedonya ve Girit'i Yunanistan'a katmak amacıyla kurulmuştur. 1897'de Osmanlı-Yunan Savaşı'nın, Yunanistan'ın ağır yenilgisiyle sonuçlanmasından sonra bu örgüt saygınlığını yitirmiş ve dağılmıştır.

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Perş. Ekim 31, 2013 2:07 pm

Kübizmin mimarı Pablo Picasso

Picasso, Paris Mont Martre da “Bateau ‘Lavoir” (çamaşır teknesi) adını verdiği atölyesinde çalışırken yazarları, eleştirmenleri de ağırlar, oturup iki lafın belini kırarlar.
Akademisyenler onun tatlı hatırına “kübizmin analitiği” üzerine kafa yorar, “çözümleme dönemi” üzerine kalem oynatırlar. Güya kübist ressam bir figür ya da portrede mekâna bağlı kalmadan ve sadece tonlamalarla üçüncü boyutu yakalar. Derken “kübizmin sentetiği”ni tırmalar, gazete yırtıklarıyla, sigara yanıklarıyla, cam kesikleriyle yapılan abuk çalışmalarla cismin resimle alâkasını koparırlar. Onlara sorarsanız “tam bağımsızlığa” ulaşırlar.

Guernica
1937 yılında Franco, Almanların yardımıyla Guernica kasabasını bombalar. Picasso felaket üzülür, alır eline fırçasını sağa sola parçalanmış organlar yağdırmaya başlar. Haykıran, bağıran, ağlayan kadınlar, mızraklanmış adamlar, kırık kılıçlar, atlar, boğalar, kuşlar, kaçanlar, kovalayanlar, lamba tutanlar... Vücut oranları abartılıdır ve figürleri üst üste kondurmaktan kaçınmaz. Sadece siyah, beyaz ve gri renkler kullanır, havasız, mekansız, ışıksız bir çalışmayla savaşın umutsuz tarafını yansıtmaya bakar. Faşistler bunu “yozlaşmış”, sosyalistler ise “anti-sosyal” bulurlar.

Hayır siz
Alman orduları Paris’e girince Gestapo’nun teki gelip sorar: Bunu siz mi yaptınız?
Üstad “hayır siz” der ve golünü atar.
Halbuki şimdi ne çok “Guernica” var. Gazzeler, Felluceler, Bağdatlar...
Yine İspanya iç savaşını anlatan “Ağlayan Kadın” da (1937) katledilenler için gözyaşı döken bir ana vardır. Picasso, teyzenin yüzünü çarpıtır, gözlerini öne, burnunu yana takar. Naziler bunu hiç beğenmez, çöpe atarlar.

Çocuk kalır
Pablo’ya sorarsanız bunlar fevkalade buluşlardır. Hatta “benim arayışlarımdan söz ediyorlar, ben aramam ki... Bulurum” der, bu konuda mütevazı olamaz.
Picasso’ya göre yalınlık esastır, adam bilerek ve isteyerek çocuk kalmaya bakar. Nitekim “sekiz yaşındayken Rubens gibi resim yapabiliyordum; halen sekiz yaşında bir çocuk gibi resim yapabilmeye uğraşıyorum” demekten kaçınmaz.
“Bütün çocuklar sanatçıdır, zor olan büyüyünce de öyle kalabilmektir” diyen Picasso hayatı boyunca tıfıl kalır, büyüdüğünü anlayınca da yaşayamaz.

Deklanşörle raks
Ünlü ressam fotoğrafa çok meraklıdır, zaten mavi ve pembe dönem resimlerini, siyah beyaz fotoğraf mantığı ile yapar. Ancak makine gibi perspektife uymaz.
Bazen üç fotoğrafı ve altı tabloyu üst üste basar, optik bir titreşim arar.
Picasso şekilleri bilerek ezer, tablosuna adeta “figüratif dipnotlar” yazar. Tuvalsız fırçasız çalıştığı günlerde kendini objektifin gücüne bırakır. Kadrajın geometrisiyle hayal ormanında tuzaklar kurar. Lekeler, çizgiler karmakarışıktır, herkes kafasına göre okur, ki o dahi bunu arzular.
Şimdi bunlarda ne var diyeceksiniz? İnanın Kenan Evren kralını yapar.

Yorulmadan
Öyle ya da böyle Picasso velud bir ressamdır. 13.500 resim, 34 bin kitap resmi, 100 bin baskı, 300 heykel ve birçok seramik üretir, Guinness rekorunu kırar.
Eh, bu arada eserlerinin toplam değeri milyar dolarları aşar.
“Çalıştığımda rahatlıyor ve dinleniyorum. Beni asıl yoran şey hiçbir şey yapmamak ya da gelen anlayışsız misafirleri ağırlamak” diye dert yanar.
“Sanat nedir” diye soranlara iki kelimeyle cevap verir: Yoğun yaşamak!
Sevgililerinden Françoise Gilot, saatler boyunca, kıpırdamadan çalışan Picasso’ya sorar “Bu kadar ayakta kalmak sizi yormuyor mu?”
-Hayır. Ben çalışırken bedenimi kapının dışında bırakırım, tıpkı Müslümanların camiye girmeden ayakkabılarını çıkarması gibi.
Picasso’nun Madoura de Vallauris’deki çömlek atölyesinde Türk ressam Abidin Dino’dan seramik dersleri aldığını biliyoruz, yine Ara Güler’e poz vermekten kaçmaz.
Abidin Dino’ya “seramik çalışmalarımı pazarda satmak hoşuma gidiyor” der, “bunları ucuza alıp, altın fiyatına satacak olan uyanıkların mevcudiyetini bilsem dahi hoşuma gidiyor.”
“Halka daha yakın olmak için” seramiğe yönelir ve harcadığı zamana asla pişman olmaz.

3 ay 300 eskiz
Bir zengin Picasso’dan “horoz resmi” ister. Picasso bu resim için üç ay süre talep eder. Üç ay sonra elinde boş bir kağıtla gelir ve şipşak bir horoz resmi karalar. Adam şaşırır ve kızar: “Madem bu resmi on saniyede bitirecektin, benden niye 3 ay mühlet istedin?”
Picasso çantasından yüzlerce horoz eskizi çıkarıp önüne atar. “Bu resim 3 aylık bir çalışmanın ürünüdür” der, “terlemeden olmaz!”

40 yıl artı on saniye
Yine lokantada yemek yerken adamın biri gelip tebelleş olur. Şu peçeteye bir şeyler karalayabilir misiniz” diye sorar.
Birkaç kıvrak çizgi. “Buyrun borcunuz şu kadar!”
- Ama bu sadece on saniyenizi aldı.
- Evet ama on saniyede resim yapabilmek de kırk yılımı aldı!..

07.12.2005

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27106
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Perş. Ekim 31, 2013 2:20 pm

Derviş değil, sultan gerek!”


Fetihten sonra günler geçer... Fatih, Akşemseddin hazretlerine sıkça gelip gitmeye başlar... Öyle ki devlet işleri oyuncak gelir gözüne. Sarayı, otağı bırakıp döşeği tekkeye sermeye niyetlenir. Nitekim bir gün “N’olur” der, “Beni de dervişleriniz arasına alın!..”
Akşemseddin, hani Fatih’e baba muamelesi yapan o gül yüzlü muallim birden ciddileşir, “Hayır!” der, “Osmanoğullarının dervişe değil, sultana ihtiyacı var!”

İstanbul’dan uzaklaşır...
Ama Sultan Mehmed’i iyi tanır. Yine gelecek, hem bu kez ısrar edecektir. Buna fırsat vermez. Pılısını pırtısını toplamadan uzaklaşır İstanbul’dan... O yıllarda kuş uçmaz, kervan geçmez bir kuytu olan Taraklı’ya çekilir, sonra Göynük civarlarına yerleşir, kendi halinde talebe yetiştirir. Ama duaları Fatih’le birliktedir.
Akşemseddin hazretleri bir gün oğlunu (4 yaşındaki Hamdi Çelebi) dizine oturtur. Minik yavru bülbül gibi Kur’an-ı kerim okur. Mübârek bir ara hanımına döner. “Biliyor musun?” der, “Aslında dünyanın mihneti, zahmeti çekilmez ama şuncağızın yetim kalmasına dayanamam. Yoksa çoktaaan göçerdim!” Hanımı omuz silker. “Amaaan efendi” der, “sen de göçemedin gitti yani.”

“Efendi göçtü!..”
Mübarek “İyi öyleyse!” deyip kalkar. Göynüklülerle helalleşir ve mescide çekilir. Talebelerine “okuyun” buyururlar. Bir ara gözleri kapanır, yüzü aydınlanır. Kolları yana düşer ve berrak bir tebessüm oturur dudaklarına. Talebeleri eve koşarlar “Başınız sağolsun” derler, “Efendi göçtü!”...
Ve mübarek, Göynük’teki tarihî Süleyman Paşa Camii’nin bahçesine defnedildi. Daha sonra oğullarının kabri ile beraber bir türbe içine alındı... Ruhu şâd olsun...

04.10.2005

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali   Bugün 10:55 am

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Lale Devri" ve "Yeniçeri İhtilali
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» Lale Devri bitiyor!!!!

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
asianeagle.niceboard.com :: TURKEY-
Buraya geçin: