AnasayfaPortalGaleriSSSKayıt OlGiriş yap

Paylaş | 
 

 Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
YazarMesaj
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Salı Ekim 29, 2013 11:08 am

Abdurrahmân Gazi, Allahü teâlânın dîninin yayılması ve O’nun kullarına duyurulması vazifesinde, hep Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi’nin yanında olmuştur. Târihe altın harflerle geçen birçok kalenin fethine ve meydan muharebelerine iştirak etti. Osman Gazi ve oğlu Orhan Gazi’lerin gözbebeği kumandanlarından ve silâh arkadaşlarından idi. Osman Gazi vefatından önce, Abdurrahmân Gazi ve diğer mücâhid silâh arkadaşlarını oğlu Orhan Gâzi’nin hizmetine verdi. Çavdar havalisinde yaşayanların Karacahisar pazarını basması üzerine Lefke’ye (Osmaneli) yaptığı gazadan dönen Osman Gazi, oğlu Orhan’a;

“Var git gaza eyle!”
-Oğul! Var git gaza et! Hak teâlânın zafer vermesi ümîd olunur, diyerek onu cihâda gönderdi. Yanındaki mücâhid kumandanlarından Akça Koca, Konur Alp, Abdurrahmân Gazi ve Köse Mihâil’e hitaben de; “Gaziler, silâh arkadaşlarım! Göreyim sizi. Din yolunda nasıl davranırsınız?” buyurdu...
Abdurrahmân ve diğer mücâhid gaziler, sonradan üç kıta ve yedi iklimde hükmeden Osmanlı Devleti’nin temelini attılar... Akça Koca, Samsa Çavuş ve Konur Alp; Akyazı, İznik ve İzmit ile meşgul olurken; Abdurrahmân Gazi de, İstanbul tarafındaki hisarlara akınlar yaparak Bizanslıları şaşkına çevirdi, İstanbul’dan mücâhidlere gelecek saldırıları önledi. Zîrâ Bizans tekfuru, seçme askerlerini gazilere karşı gönderiyordu.
Abdurrahmân Gazi, bu seçme Bizans kuvvetlerini, düzenlediği akınlarla zayi edip (kırıp), geri çekilmelerini sağladı. Gaziler geceleri uyumazlar, gündüzleri at sırtından inmezlerdi. Buraları Müslüman toprakları yapmak azmiyle, kanlarını, canlarını feda edip hayırla yâd edilmek için çalıştılar...

Bizans’ın kâbusu!..
İznik’e yakın bulunan Kara Tekin’e yerleşen Samsa Çavuş, zaman zaman İznik’e akınlar ve baskınlar yaparak kale çevresinde sık sık görünmekte idi. İznik Tekfuru bu baskınlardan yakınarak Bizans imparatorundan yardım istedi. İstanbul’dan toplanan Bizans kuvvetleri gemilerle Yalakova (Yalova)’ya çıkarıldı. Bunu haber alan Abdurrahmân Gazi, bunlara baskın yaparak çoğunu kılıçtan geçirdi, sağ kalanlar da bin bir zorlukla gemilere binip İstanbul’a döndüler...

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Salı Ekim 29, 2013 12:48 pm

Belgrat'ta iki şehit!
Vidin'de toplanan Osmanlı donanması Segedin'den gelecek yardıma engel olmak için Belgrad önüne geldi ve kanlı çarpışmalardan sonra ne yazık ki Hunyad'ın donanmasına mağlub oldu. Şiddetli bir hücuma geçileceği sırada Hunyad kaleye yardıma geldi. Bu durum savaşın şiddetini bir kat daha artırmıştı. Padişah o zaman Karaca Paşa'ya hak verdi.
13 Haziran ile 20 Temmuz arasında devam eden muharebeler çok kanlı olmuştu. Hunyad'ın kumandayı ele alması ile morali düzelen düşman, inatla bütün hücumlara karşı koyuyordu.


"Neden gam çekersin!"
Sultan 20 Temmuz 1456'da Karaca Paşa'yı huzuruna kabul ederek, ertesi gün için umumi bir taarruzun yapılacağını, kendisinin de ordunun başında bulunacağını söyledikten sonra;
-Karaca, senden her zamankinden fazla gayret beklerim. Maruzatın sem'i itibara alınmadı diye neden gam çekersin? diye sordu. Karaca gözleri dolu olarak;
-Padişahım! Sen hemen emret, billah Allah yolunda şehid olmaktan gayri düşüncem yoktur. Canın ne kıymeti vardır devletlüm! cevabını verdi.
Ertesi gün, sabahın erken saatlerinde mehter cenk havası vururken, umumi hücum başladı. Karaca Paşa en öndeydi. Yanında Yeniçeri Ağası Hasan Ağa vardı. "Hey gaziler yürüyün!" naraları ile ileri atıldılar. Muharebe bütün şiddeti ile devam ediyordu. Türklerin zaferi ile neticelenmek üzere seyir takibe başladığı sırada, önce Karaca Paşa, arkasından Hasan Ağa şehid düştü.
Osmanlı ordusundan beş bin kişi kaleye girmişti. Başlarında Karaca Paşa ve Hasan Ağa'nın olmadığını fark eden Hunyad, karşı taarruza geçti. Şehre girenleri çıkarttıktan sonra, bütün gücüyle ordugaha saldırdı. Bunun üzerine Sultan, ordugaha giren düşmanı karşıladı ve ileri atıldı. Bu durumu gören Yeniçeriler, yeniden parlamış ve bir alev topu olmuşlardı adeta! Akşam olduğu zaman, düşman on binden fazla ölü bırakarak Belgrad'a geri çekildi.


Koca Fatih ağlıyordu...
Fatih, Karaca Paşa ve Hasan Ağa'nın niçin huzuruna gelmediğini sorunca, Paşalardan biri; ikisinin de kaleye girerken arka arkaya şehid düştükleri haberini getirdi. Karaca Paşa son nefesini verirken; "Padişahıma söyleyin! Allahü tealanın emrine uyarak bu canı devletim ve onun için veriyorum" demişti... Koca Fatih o gün, hiçbir zor karşısında eğilmeyen başını elleri arasına alarak; "Vah Karaca Paşam! Vah Hasan'ım!" diye gözyaşı dökmüştü...



_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Salı Ekim 29, 2013 2:16 pm

Uzay çalışmalarını Türkler başlattı!..Hezarfen Ahmed Çelebi’nin yaklaşık üç asır önce yaptığı tecrübe; yıllardan beri “eller Ay’a biz yaya” tekerlemesini söyleyerek kendi değerlerini küçümseyen mazisinden habersizlerin yüzüne inen hakikat tokatlarıdır...
Avrupalıların, insanın uçabileceğini hayallerinden bile geçiremedikleri zamanda Hezarfen Çelebi uçmaya muvaffak olmuştur.
17. Asırda yaşamış bu değerli ilim adamımızın hayatı hakkında geniş bir malumat yoktur. 4’üncü Murad Han zamanında yaşadığını ve meşhur tecrübesini Dördüncü Murad’ın da seyrettiğini bilmekteyiz.


Ona “Hezarfen” dediler...
Muhtelif ilimlerde inkişaf etmiş olan Ahmed Çelebi halk tarafından “bin fenli” mânâsına gelen “Hezarfen” lakabıyla tanınmaktaydı...
Ahmed Çelebi kendisinden önce yaşamış olan İsmail Cevheri gibi uçmaya merak salmıştı. Türkistan’ın Farab şehrinde doğan İsmail Cevheri, kollarına bağladığı iki düz satıhla Nişabur Camii’nin minaresinden aşağı atlayarak uçmayı denemiş, fakat muvaffak olamamıştı. Bazı tarihçilere göre bu tecrübe esnasında hızla yere düşerek vefat etmişti.
Ahmed Çelebi uçmayı inceden inceye hesap yaptıktan sonra denemiştir. Ahmed Çelebi araştırma ve tecrübelerine önce evinde başlamıştır. Ardından Okmeydanı’nda yüksekçe yerlerden kartal kanatlarıyla rüzgarlı havalarda atlayarak tecrübelerde bulunmuştur. Yaptığı bütün tecrübelerde müsbet neticeler elde eden Hezarfen Ahmet Çelebi, nihayet büyük tecrübeyi yapmaya karar verir... Balmumu ve kartal kanatlarından yaptığı kanatları kullanarak Galata Kulesi’nden atlayacak ve bir müddet uçtuktan sonra yere inecektir. Tecrübeyi merak eden Padişah Sultan Murad da bu uçuşu seyredecektir...


Ahmed Çelebi uçtu!..
Kararlaştırılan lodoslu bir günde Galata Kulesi’nin en tepe noktasına çıkan Ahmed Çelebi “Ya Allah” diyerek kendisini boşluğa bırakmış ve yapma kanatlarını çırpmaya başlamıştır. Hayret dolu bakışlar arasında uçmaya başlayan Ahmed Çelebi Üsküdar’daki Doğancılar Meydanına sağ salim inmeğe muvaffak olmuştur.
Murad Han bu muvaffakiyetinden dolayı Ahmed Çelebi’yi mükafatlandırmış, fakat bilahare bazı devlet ricalinin müdahalesiyle Cezayir’de vazifelendirmiştir...
Hasan Çelebi’nin tecrübeleri ilk uzay çalışmalarını Müslüman Türklerin başlattıklarını gösteren müşahhas delillerdendir...

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Salı Ekim 29, 2013 2:30 pm

Hoşsohbet seyyah Evliya Çelebi
Tatlı dilli, hoşsohbet seyyahımız Evliya Çelebi, 1611 yılında, İstanbul'un Unkapanı semtinde dünyaya gelmiştir. Asıl ismi Hafız Mehmed Zılli Evliya idi Aslen Kütahyalı olan babası, Sultan IV. Murad'ın Kuyumcubaşısı Derviş Mehmed Zılli Efendi de alim bir zattı. Oğlunun kuvvetli bir tahsil görmesi için çalışmıştır. O da babasını mahcup etmemiş, zekası, çalışkanlığı ve kabiliyetiyle hocalarının takdirini kazanmıştır.

Saraya muhasib oldu...
Hamid Efendi Medresesindeki tahsilini ikmal ettikten sonra, tanınmış alim Ahfeş Efendi'den yedi sene ders almış, Evliya Mehmed Efendi'nin de ilminden istifade etmiştir. Bilahare Topkapı Sarayındaki Enderun-u Hümayun'a girmiş, burayı bitirdikten sonra da "Sipahi" sınıfına dahil olmuştur.
Sultan IV. Murad, ilmini ve ahlakını yakinen bildiği Evliya Çelebi'yi saraya muhasib olarak almıştır. Evliya Çelebi Sultan İbrahim ve Sultan IV. Mehmed devirlerinde de mühim resmi vazifeler almış ve bu vazifeler dolayısıyla çeşitli beldeleri gezmiştir.
Defterdarzade Ahmet Paşa ile Anadolu'yu, Şam Beylerbeyi Murtaza Paşa ile Suriye ve Filistin'i gezdikten sonra Melek Ahmed Paşa'nın Sadrazamlığında Sadarette memuriyet almış, Paşa'nın Rumeli Beylerbeyliğine gönderilmesi üzerine onu takip etmiştir.
Fazıl Ahmed Paşa'nın ordusuyla birlikte Avusturya'ya gitmiş, yolda gördüğü yerler hakkında çeşitli malzeme toplamıştır.
Elçi Mehmed Paşa ile birlikte Viyana'ya gitmiş, bu vesile ile Avusturya şehirlerini dikkatle tetkik etmiştir. Seyahatini İspanya, Hollanda ve Danimarkaya kadar uzatmış, daha sonra Eflak-Boğdan, Kırım, Kafkasya ve Hazar Denizi çevresini, Volga boylarını incelemiştir. Hac vazifesini yerine getirmek için Hicaz'a, oradan Mısır, Sudan ve Habeşistan'a gitmiştir.
Yetmiş senelik ömrünü devamlı seyahat etmekle geçiren Evliya Çelebi, Osmanlı Devletinin hemen bütün şehirlerini ve kasabalarını gezmiştir...

"Çok gezen mi bilir?!."
Güzel sesi ve hoş sohbeti ile her zaman padişahların, vezirlerin ve komutanların yanıbaşında bulunmuştur. Onun hoş sohbeti yazı üslubuna da aksetmiş ve ölmez eseri "Seyahatname" zevkle okunan bir klasik hüviyetini asırlardan beri muhafaza etmiştir...
Ömrünü ilme adayan bu değerli alim ve seyyahımız hiç evlenmemiştir. 1681'de vefat eden Evliya Çelebi'nin mezarı kayıptır.
Ne demiş atalarımız, "Çok gezen mi bilir çok yaşayan mı?" "Çok gezmeden" "çok şey" bilmek istiyorsanız, buyurun o zaman "Seyahatname" adlı "derya"ya dalmaya...

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Çarş. Ekim 30, 2013 6:27 pm

Muhasara topçuluğu” ve seyyar top dökümü
Fatih Sultan Mehmed Han, dönemindeki savaşlarda mahalli senyörlerin ve hanedanların sığındığı kaleleri yıkmak ve almak mecburiyetinde kaldığı için, saltanatı süresince pek çok muhasara savaşı yapmak zorunda kalmıştır. Bundan dolayı onun döneminde “topçuluk”, bilhassa “muhasara topçuluğu” önemli bir gelişme kaydetmiş ve dağlık arazilerde bulunan kalelerin muhasara edilebilmeleri için tarihte eşi görülmeyen bir şekilde “seyyar top döküm metodu”na müracaat edilmiştir...

Taşınırken parçalanırdı
Edirne ve İstanbul’da tophâne olmasına rağmen, top götürmenin müşkül olduğu bölgelerde kısa sürede seyyar top dökümhâneleri kurulmakta ve top dökümü yapılmaktaydı... Tarihçiler, Fatih’in istediği yerde top döktürdüğünü ve büyüklükleri yüzünden topları taşıyamadığı zaman, istediği yere taşıyabilmek için hemen parçalatıp yeniden döktürdüğünü nakletmektedirler. Seyyar top dökümhaneleri ilk defa 1422 yılında, yani Sultan II. Murad Han döneminde ortaya çıkmış ve daha sonra artarak devam etmiştir...
***
Rumeli ve Balkan fütuhatı politikası çerçevesinde, bölgeye akınlar yapmak ve buradaki kaleleri almak için sık sık muhasara savaşları yapmak zorunda kalan Fatih Sultan Mehmed’in, Balkanlar’daki engebeli arazi üzerinde bulunan kaleleri muhasara etmesi yüzünden, özellikle büyük çaplı muhasara toplarının onun zamanında ciddi bir gelişme gösterdiği görülür. Nitekim, daha önce babasının (1449) ve komutanlarından Süleyman Paşa’nın (1474) muhasara ettiği ancak fethedemediği İşkodra Kalesi’nin 1478 yılında yapılan son muhasarasında kalenin etrafındaki tepelere top dökümhaneleri kurulmuş, bakır ve kalay gibi maddeler bölgeye taşınarak oluşturulan seyyar dökümhanelerde çok büyük çaplarda on bir adet top dökülmüştür.

Yüksek teknoloji ürünü!
Dökülen toplar arasında bulunan ve 13 kantar (702 kg) ağırlığında taş gülle atan bir büyük muhasara topu, Osmanlı ateşli silah teknolojisinin geldiği yüksek konumu göstermesi açısından dikkat çekicidir. Bu topun, topçuluk tarihinde şimdiye kadar görülen en büyük top olduğu Hammer gibi ciddî Avrupalı tarihçiler tarafından ifade edilmektedir...

02.10.2005

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Çarş. Ekim 30, 2013 6:29 pm

İdris Aleyhisselam

Kur’ân-ı kerîm’de ismi geçen peygamberlerden. Şit aleyhisselamın torunlarındandır. Asıl ismi Ahnûh veya Hanûh’tur. Kur’ân-ı kerîm’de İdrîs diye bildirildi. Kendisine peygamberlik, hikmet ve sultanlık verildiği için “Müselles bin-Ni’me” (kendisine üç nîmet verilen) de denilmiştir. Babasının adı Yerd, annesinin adı Berre veya Eşvet’tir. Bâbil’de veya Mısır’da Mûnif denilen yerde doğduğu rivâyet edilmiştir. Kendisine otuz suhuf (forma) kitap verildi. Diri olarak göğe kaldırıldı.

Âdem aleyhisselamdan ve Şît aleyhisselamdan sonra insanlar maddeten ve mânen bozuldular. İdrîs aleyhisselam, içinde yaşamış olduğu, Kâbil’in evlâdından bir topluluğa peygamber olarak gönderildi. Her türlü isyân, kötülük ve günâhın işlendiği bu topluluğa Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildirdi ve Allahü teâlâya kulluk etmeleri gerektiğini sabırla anlattı. Allahü teâlâ ona otuz sayfa (forma) kitap gönderdi. Cebrâil aleyhisselam dört defâ gelerek Allahü teâlânın emir ve yasaklarını tebliğ etti.

İdrîs aleyhisselam, kavmine kendisinden sonra gelecek peygamberleri, Muhammed aleyhisselamın vasıflarını bildirdi. Kendisinden sonra gelecek olan Nûh Tûfânını ve Âhir zaman peygamberi Muhammed aleyhisselamı bütün tafsilâtıyla anlattı. Peygamber olduğunu ispat eden birçok mucizeler gösterdi. Fakat kendisine kavminden pek az kimse itâat etti, pek çoğu ise karşı geldi. Bunun üzerine İdrîs aleyhisselam yaşamış olduğu Bâbil diyârından Mısır’a hicret etti. Kendisine îmân edenlerle birlikte burada yerleşti. Allahü teâlâ ona yetmiş iki lisanla konuşmayı nasib etti. Her kavmi kendi lisanıyla hak dîne dâvet etti. Harp âletleri yapıp, kâfirlerle cihâd etti.

İnsanlara şehir kurmak sanatını ve idârecilik ilmini öğretti. Yüz şehir kurdu. Bunların en küçüğü Diyarbakır yakınında bulunan Rehâ şehridir. Her millet de öğrendikleri bu kâidelere göre kendi bölgelerinde pekçok şehirler kurdu.

İnsanlara muhtelif ilimleri de öğretti. Pekçok kimseye hikmet ve riyâziye (matematik) dersleri verdi. Fen ilimleri, tıp ve yıldızlarla alâkalı ince ve derin meselelerden bahsetti. Allahü teâlâ ona göklerin terkiplerini, neden meydana geldiklerini, yıldızlarla alâkalı derin bilgileri, senelerin sayısını ve hesâb ilmini öğretti. İdrîs aleyhisselam kavmine kalem ile yazı yazmasını, iğne ile dikiş dikmesini öğretti. Öğrettiği ilimler, Allahü teâlânın bildirmesi ile oldu. Yoksa insanoğlunun aklı ve zekâsı, sâdece araştırma yoluyla bu bilgilere ulaşamazdı. Eski Yunanlılar ve daha sonra gelen filozoflar, fizik, kimyâ ve tıb bilgilerini İdrîs aleyhisselamın kitâbından aldılar.

İdrîs aleyhisselam, uzun seneler insanları hak dîne dâvet etti. Yeryüzünün meskûn yerlerini dört bölgeye ayırıp herbirine bir vekil tâyin etti. Bir müddet sonra Aşûre gününde göğe (semâya) kaldırıldı. Dünyâda yaşadığı ömrünün sonuna doğru ölüm meleği Azrâil aleyhisselam, İdrîs aleyhisselamı ziyârete geldi. İdrîs aleyhisselam, Azrâil’e: “Bir anlık benim rûhumu al.” dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Azrâil aleyhisselama; “Onun rûhunu al!” diye vahyetti. Azrâil aleyhisselam rûhunu aldı. Allahü teâlâ, İdrîs aleyhisselamın rûhunu tekrar iâde etti. İdrîs aleyhisselam, Azrâil aleyhisselama; “Beni semâlara götür. Cennet’i ve Cehennem’i göreyim.” dedi. Allahü teâlâ, Azrâil’e onu semâya götürmesini, Cehennem’i ve Cennet’i göstermesini vahyetti. İdrîs aleyhisselama Cehennem gösterildi. Cennet’e götürüldü. Cennet’e girince, çıkmak istemedi. Kendisine; “Niçin çıkmıyorsun?” diye sorulunca; “Allahü teâlâ, «Her nefis ölümü tadacaktır.» buyurdu. Ben ise ölümü tattım. Yine Allahü teâlâ, «Herkes Cehennem’e uğrayacaktır.» buyurdu. Ben oraya uğradım. Allahü teâlâ, «Onlar oradan (Cennet’ten) çıkmayacaklardır.» buyurdu. İşte ben bunun için Cennet’ten çıkmak istemem.” dedi. Bunun üzerine Allahü teâlâ, Azrâil’e vahyedip, İdrîs aleyhisselamın Cennet’te kalmasını bildirdi. İdrîs aleyhisselam böylece Cennet’te kaldı. Bu husus Kur’ân-ı kerîm’de Meryem sûresi 57. âyet-i kerîmesinde meâlen; “Biz onu yüksek bir mekâna kaldırdık.” buyrulmak sûretiyle bildirilmiştir. Tefsir âlimleri âyet-i kerîmede bildirilen “yüce mekân”dan murâdın, peygamberlik ve Allahü teâlâya yakınlık mertebesi veya Cennet veya altıncı, yâhut dördüncü kat semâ olduğunu bildirmişlerdir.

Nitekim Buhârî ve Müslim’de bildirilen hadîs-i şerîfte, Peygamberimiz aleyhisselam Mîrâca çıktığı zaman, hazret-i İdrîs’i dördüncü kat semâda gördüğünü bildirmiştir. İdrîs aleyhisselam diri olarak göğe çıkarılınca, onu çok sevenler, ayrılık acısına dayanamadılar. Hatırlamak için resmini yaptılar. Daha sonra gelenler bu resmi tanrı sandılar, çeşitli heykeller yapıp tapıldı. Böylece putperestlik meydana çıktı.

İdrîs aleyhisselam, ağaçların yapraklarının sayısını bilirdi. Duâ ederken (Bî adedil-evrâk) “Ağaçların yaprakları kadar” diyerek tesbih okurdu. Yıldızlara âit ilmi bilirdi. Kavmini îmâna dâvet ettiği zaman, yıldızların heyeti, durumu ve diğer husûsî hâllerini açıklamasını istediler. İdrîs aleyhisselam bunu geniş olarak haber verdi. Yıldızların durumunu anlattı. Bunun için “nücûm ilmi” hazret-i İdrîs’den kalmıştır, denir. Melekler grup grup onun ziyâretine gelip görünürlerdi. Her birinin ismini, vazîfesini, tesbihini bilirdi. Havada uçup giderlerken onları görürdü. Gökyüzündeki bulutlara dağılmalarını emrettiği zaman dağılırlar ve dile gelip onunla konuşurlardı. Bunlar Allah’ın İdrîs aleyhisselama verdiği mucizelerdir.

İdrîs aleyhisselamın hikmetli sözlerinden bâzıları şunlardır:
“Akıllı kimsenin rütbesi yükseldikçe, tevâzûsu (alçak gönüllülüğü) artar.”

“Câhil, mertebesi yüksek olsa da, basîret ehlini hakîr ve aşağı görür.

“Dostlar arasındaki hakîkî sevgi, içinde bir menfeat temin etme ve kendisinden bir zararı def etme düşüncesi olmayan sevgidir.”

“İnsanda bulunan en fazîletli cevher, akıldır. Sâhibini pişman ettirmeyen en kıymetli şey sâlih ameldir.”

“İyi hasletlerin en üstünü; kızgınlık hâlinde doğruluk, sıkıntı hâlinde cömertlik, cezâ vermeye gücü yettiği hâlde affetmektir.”

Kur’ân-ı kerîm’in Meryem, Enbiyâ sûrelerinde İdrîs aleyhisselamla ilgili haberler verilmiştir.

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Çarş. Ekim 30, 2013 6:29 pm

İngiliz casuslarının uyguladığı metotlar

Birinci Dünyâ Savaşı’nda İngilizler, İslâm dünyâsını parçalayıp yutmak için çok kesif bir câsusluk ve propaganda faâliyetlerine girişmişlerdi. Bu çalışmalar sonucunda Hint Müslümanlarının aşırı dostluk ve bağlılıklarına mukâbil Arap dünyâsında bâzı çözülmeler başlamıştı. Birçok Arap liderlerine Osmanlı Devletinin yıkılmasıyla kurulacak devletlerden taçlar vadedilerek ayrılık telkin edilmekteydi...

Birliğin tesisi için...
Sultan Reşâd Han sarsılan İslâm birliğini “Hilâfeti hâiz olan Türkler” etrâfında yeniden tesis ve takviye için Şeyh Senûsî hazretlerini huzûruna kabûl etti. Ondan Müslüman Âlemini dolaşarak Hilâfet etrafında bozulan birliği yeniden kurmasını ricâ etti. Gerçekten de o devirde Müslümanların en fazla sözünü dinleyecekleri şahsiyet gâyet haklı bir şöhrete mâlik olan Şeyh Senûsî hazretleri idi. Şeyh hazretleri derhâl muvâfakat ederek Sultana, Türk milletine hizmete hazır bulunduğunu bildirdi. Ancak tam İslâm Dünyâsını dolaşmaya çıkacağı sırada kendisini dâvet eden Sultan Reşâd Han vefât etti. Evet, kaderde olanlar başa gelecekti...

Hâlâ faaliyetteler mi?!.
İslam ülkeleri içinde ve dışında Müslümanlar ile gayrimüslimler arasında çatışma ve kargaşa çıkartmak veya Müslüman fırkaları arasındaki İslam birliğini zayıflatmak, her asırda İngilizlerin vazgeçmediği hedeflerdir. Böylece Müslümanların gelişme ve ilerlemeleri engellenecek aralarında sürekli ihtilaf ve geçimsizlik oluşturarak esas meselelerle ilgilenmelerini önlenecek ve mevcut birlik ortadan kaldırılacak. Müslümanların fikrî güçlerini, millî servet ve mâlî hazinelerini boşa harcatarak, gençlerin vatana millete şevkle hizmet etmelerini önlemek için “yerli işbirlikçileri” ile çalışan “İngiliz casusları”nın hâlâ faaliyette oldukları anlaşılmıyor mu? Ne dersiniz?!.

14.11.2005

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Çarş. Ekim 30, 2013 6:31 pm

Gaye cihad olunca Tarık bin Ziyad

Yıl: Hicri 82... Yer: İspanya Çırpınan dalgalar, çığlıklanan martılar ve yosun kokan rüzgar...
Ülkenin gemiye ve gemiciye hasret körfezlerinden birine (El-Büheyra) 4 yelkenli demir atar. İnce zırhlı, ak sarıklı savaşçılar sessiz sedasız sandallara biner kumsala ulaşırlar.
Genç komutan son kayığın da yükünü boşaltmasını bekler ve gemicileri “gerisin geri” Tunus’a yollar. Kaptanlar üç beş tayfayla yelken açar, gitgide ufalır ve yok olurlar.
Askerler içinde “ama... Fakat...” diye fısıldayanlar çıkar. Tarık gür ve kararlı bir sesle “kardeşlerim!” der, “farz edin ki gemiler yandı. Artık dönüşümüz yok, önümüz düşman, arkamız derya. Bu yarımadada cimrilerin sofrasındaki yetimler gibiyiz, ancak gün gelecek bizden sorulacak. Biliyorum bu kolay bir şey değil ama size de çile ve sabır yaraşır. Eğer küffara ölümüne saldırmazsak, cesaret kazanır, bizi boğmaya kalkarlar. Benim durumum da sizden farklı değil, ancak sıkıntılara katlanmazsak meyvelerini toplayamayız. En ucuz malın can olduğu bu pazarda kendimi sakınmayacağım. Savaşta, sizden önde olacak, fırsatını buldum mu ordugâha dalacağım. Eğer hedefe varamadan şehit olursam, içinizden birini komutan seçip etrafında toplanın. Halifemiz bu güç görevi size verdi, güvenini boşa çıkarmayın. İnanın tarih kitapları sizi yazacak, asırlarca anılacak ve duâ alacaksınız. Size iki kelimelik bir nasihatim var: Cihaddan ayrılmayın!..”
Bu hitap mücahidleri çok heyecanlandırır, o hızla Carteya ve Algeziras (El-cezire) kentlerini alırlar. Kral Rodriguez olup biteni duyunca çok kızar, muazzam bir ordu toplayıp üstlerine yürür ve hiçbir anlaşma teklifine yanaşmaz. Mücahidlerin sayısı aldıkları takviyeye rağmen 12 bine varmaz. Buna rağmen yılmaz, yıkılmaz, barbarlıkları ile tanınan Vizigotları Rio Barbeta’da (Vadi-i Lekke) karşılarlar. Üzerlerine gelen ordu yüz bini aşmış kimin umurunda? Tam yedi gün dayanıp hasımlarını yorar, sekizinci gün ok gibi merkeze saplanırlar. Târık bin Ziyâd tahtırevanlara kurulan Kral Rodrik’e ulaşır ve muhafızların şaşkın bakışları arasında adamı paralar. Vizigotlar donar kalır, ipi kopmuş kolye gibi dağılırlar. Ziyad oğlu Tarık, panikleyen düşmana nefes aldırmaz, ayakta kalanları bitirinceye kadar kovalar. Reyyo, Gırnata ve Tuleytula’ya (Toledo) sancağı asar, 3.5 asırlık Got hakimiyeti çatırdamaya başlar.

Durun denmese...
Musa bin Nusayr ise, Şuzûne ve Karmûne şehirlerini alarak Kurtuba yolunu açar. İşbiliyye, Marida, Orihuela hattında fethetmedik belde bırakmaz.
Mücahitler, Rodrik’in sarayına girince pencereyi açar. Ayakları altında yayılan Toledo kentine ibretle bakarlar. Bir yanda bahçeler, kasrlar öte yanda karakollar, zindanlar. Kralın yalakaları saraylarda ağırlanır, âsiler dehlizlere tıkılırlar. Peki arası? Siyah, ya da beyaz... Burada gri bulunmaz!
Tarık bin Ziyad, Medinetü’l-Mâide’de (Sofra Şehri’nde) Süleyman Aleyhisselam’ın sofrasını ele geçirir ki yeşil zümrütten yapılan sofranın inci, mercan ve yakutla bezeli 360 ayağı vardır, iri iri elmaslar göz kamaştırır.

Sıra Fransa’da
Sonra Musa bin Nusayr’la birlikte Saragoza’yı alırlar. Tarık önden gidip kapıları kırar, Musa bin Nusayr fethi tamamlar. Bu ikili bir anda Barcelona’ya varırlar. Ancak yıllardır sırtı yatak görmeyen askerler mızıldanmaya başlar, yoksa bu hızla Roma kapılarına dayanmaları sürpriz olmaz. Düşünün sadece iki yıl içinde Pireneler’i aşar, Fransa’ya sarkarlar.
Halife Velid bin Abdülmelik koca İspanya’nın bu kadar kolay ele geçmesini anlayamaz, haliyle tuzağa düşmekten korkar. Musa bin Nusayr ve Tarık bin Ziyad’ı Şam’a çağırıp vaziyeti sorar. Onlar da olup biteni anlatırlar. Başkentteki kurmayların kanaati “durmasını bilmek” hususundadır ve cenge “şimdilik kaydıyle” nokta koyarlar.
İkisinin de gönlü İspanya’da kalır ama bir daha oralara dönmek nasip olmaz. Hele Halife değişince Avrupa programı büsbütün aksar. Musa bin Nusayr hacca niyetlenir ve Medine civarlarında (Vadi-yi kur’a’da) vefat eder. Onu münevver beldede toprağa bırakırlar.
Kendi halinde bir hayat süren Tarık bin Ziyad ise Şam’da yatar. (H. 88)

Sultan Abdurrahman
Bundan 30 yıl kadar sonra dizginleri ele geçiren Abbasiler, Emevi Hanedanının adeta dibini kazırlar. Ancak ailenin gençlerinden Abdurrahman bin Muaviye, kız kardeşi ve azadlı kölesi Bedr’le birlikte önce Filistin’e sonra Mısır’a kaçar. Yanında hatırı sayılır bir servet taşır, kaldı ki ayaklarını bastığı yerde devlet kuracak kalite ve çaptadır. Bu yüzden valiler teyakkuza geçer onu yakalayabilmek için her tedbiri alırlar. Özellikle Abbasilerin Afrikiyye Valisi El-Fihri tuzak üstüne tuzak kurar. Lakin Abdurrahman bunları atlatır, Fas’a, derken Kurtuba’ya ulaşır ve İspanya’ya yerleşen Yemenlileri etrafında toplar. Son derece sistemli ve planlı hareket eder, taraftar kazanmaya bakar. Nitekim “Endülüs Emevi” gibi iz bırakan bir devlet kurar. Peki ufak tefek ayaklanmalar? Elbette çıkar ama sertlikten ziyade şefkatle hareket eder ve kanına kast eden düşmanlarını bile bağışlar. Kısa bir süre içinde iç birliği sağlar ve Frank Kralı Şarlman’ı sıkıştırmaya başlar.
Ondan sonra adları genellikle Abdurrahman, Hakem ve Hişam olan 15 Sultan gelir ve Endülüs Emeviler 275 sene İspanya’ya ve Portekiz’e hakim olurlar...

13.10.2005

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Çarş. Ekim 30, 2013 6:37 pm


Yahudilerin hamisi Osmanlılar oldu...

Yahudilerin İspanya'dan kovulmalarını hazırlayan gelişmeler 1391 yılında başladı. Egice Başpiskoposunun çalışmalarıyla başlatılan Yahudi aleyhtarı hareket, çok sayıda Hristiyan papazın da destek vermesiyle hızla yayıldı. Bu hareketin etkisiyle ülke çapında çok sayıda Yahudi cemaati yok edildi. Bazı Yahudiler de varlıklarını sürdürebilmek için Hristiyanlığı kabul etmiş görünerek gizlice kendi inançlarını sürdürmeye başladılar. Ancak daha sonra Hristiyan papazları, kendilerine marranolar (dönmeler) adı verilen bu Yahudi asıllıların Hristiyanlıklarından şüphe etmeye başladılar...

Engizisyon mahkemeleri...
1464 yılında devlet ile kilise bir araya gelerek bu Yahudi asıllı Hristiyanların gerçekten Hristiyanlığı kabul edip etmediğini araştırmaya karar verdi. Bu amaçla bir engizisyon heyeti oluşturuldu ve mahkemeler kuruldu. Daha sonraki dönemde Kastilla Kraliçesi İsabella ile Aragon Kralı Ferdinand, devletlerini birleştirdiler. İsabella ve Ferdinand engizisyon mahkemelerinin yetkilerini artırarak çok sayıda Yahudinin bu mahkemeler tarafından ağır şekilde cezalandırılmalarına imkan tanıdılar. O dönemde baş engizitör olarak tayin edilen Thomas de Toquemada'nın kararıyla çok sayıda Yahudi yakıldı. En son Kraliçe İsabella'nın kararıyla 31 Mart 1492 tarihinde bütün Yahudilerin İspanya'yı terk etmelerini isteyen ferman çıkarıldı. Aynı yılın Mayıs ayında yürürlüğe sokulan ferman ülkedeki bütün Yahudilerin 2 Ağustos 1492 tarihine kadar İspanya'yı terk etmelerini istiyordu. İşte bu Yahudiler kendilerine yeni bir yurt bulabilmek için birçok ülkenin kapısını çaldılar ama sürekli kalmaları üzere kendilerine Osmanlı İmparatorluğu'ndan başka kapıyı açan olmadı...

Hepsi iltica etti...
İspanya'dan sürgün edilen Yahudilerin 150 bin kadarı ilk etapta Osmanlı topraklarına sığındılar. Diğerlerinin de önemli bir kısmı Polonya ve Rusya'ya geçtikten sonra onlar da Osmanlı'ya iltica ettiler...
Kendilerine "Sefarad" adı verilen bu Yahudilerin büyük çoğunluğu Selanik ve İstanbul'a yerleştirildiler. Göç olayının yaşandığı sırada Osmanlı Sultanı olan II. Bayezid Han, Yahudilerin iyi karşılanmaları için bütün illere haber göndermiş, hatta bunlara zarar verenlerin en ağır cezaya çarptırılacaklarını duyurmuştu...



_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Çarş. Ekim 30, 2013 6:42 pm

Sohbetin tadını alırsa sarayda duramaz!..”

Büyük velî Ebûl Vefa hazretlerinin Fatih’e karşı hususi bir sevgisi vardır. Onu bir kere bile görmez ama geceler boyu dua eder. Genç Sultan’ı güçlü tasarrufu ile kuşatır ve ona manevi zırh olur. Fatih bu himmeti iliklerine kadar hisseder. Rüyalarını nur yüzlü velî süsler. Günün birinde dayanamaz, dergahın kapısını tıkırdatır. Ancak Ebûl Vefa Hazretleri “Hayır!” der, “Görüşmesek daha iyi!..”

Muammayı çözemezler!..
Koca sultan yüzgeri giderken, mübârek hıçkırmaktadır. Bir hüzündür çöker mekâna. Talebeleri muammayı çözemezler. Sıradan Rumların bile kıymet verilip, buyur edildiği bir tekkenin kapısı cihan padişahına neden açılmaz?..
Nitekim içlerinden biri dayanamaz. “Bağışlayın ama efendim” der, “Hem hünkârı üzdünüz, hem kendiniz üzüldünüz. Bunun bir hikmeti olsa gerek?”
Mübârek “Doğru söylüyorsun” der, “Ama aramızdaki muhabbet vazifelerimizi unutturacak kadar fazla. Eğer o, sohbetin tadını alırsa sarayda duramaz... Sultanlık çelik çomak oyunu gibi basit gelir gözüne. Korkarım tacı tahtı bırakır, dervişliğe kalkışır...”

Vefa’da oturmasak da...
Ebûl Vefa hazretleri bulunduğu semtte çok sevilir. Mahalle halkı mübareğin naaşına sahip çıkar, dahası güzel bir camiyle adını yaşatırlar. İşte bugün bile Unkapanı, Fatih, Süleymaniye arasında kalan muhit onun adıyla tanınır. Esnaf ona Fatiha okumadan dükkan açmaz. Vefa’da oturmasak da “vefalı” olmak lâzım... İnsanlığa bu kadar hizmet etmiş birine bulunduğumuz yerden de bir Fatiha gönderebiliriz!..

05.10.2005

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Çarş. Ekim 30, 2013 6:50 pm

Afrika’nın fatihi Ukbe bin Nafi

Ukbe bin Nafi’nin çocukluğu ve gençliği hakkında bir malumat bulamadık ama adamlarını titizlikle seçen Hazret-i Muaviye onu yakinen tanıyor olmalıdır. Nitekim bu genç mücahid, Afrikiyye (Tunus) Valiliğine getirilince kendine güvenenleri utandırmaz. Emrinde hepi topu onbin kişilik bir ordu olmasına rağmen Tunus’u Asimet-ül İslam (İslam merkezi) yapar.
Taşıma suyla değirmen dönmez, derler ya, Hazret-i Ukbe de öncelikle yerli halkı kazanmaya bakar. O yıllarda yörede yaşayan Berberîler atla yatar, atla kalkar, düz ovada pusu atarlar. Silahlarını ustalıkla kullanmaları bir yana çölün derinliklerinde yaşar, amansız kum fırtınalarına dayanırlar.
Bunlar sert ve mert insanlardır, misafir ağırlamaktan, sofra çıkarmaktan hoşlanır ama intikamlarını mutlaka alırlar. Töreler çok güçlüdür, sırf bu yüzden İslam’a girip girmemekte tereddüt yaşarlar. Aralarından Müslüman olanları da bunaltır ve onları geri döndürebilmek için kan dökmekten kaçınmazlar.


Surların ardına
Ukbe bin Nafi, Berberilerle iç içe yaşamayı arzulasa da başaramaz. Müslümanları koruyup kollayabilmek için yapılacak tek şey kalır: Surların ardına sığınmak.
Havalide döner dolaşır, dağlara, denize ve sahraya hakim bir alanda karar kılarlar. Burası sık ormanlarla kaplıdır ve adım başı yırtıcı hayvana rastlarlar. Taşların altı akrep kaynar, çalılıklar yılan fıkırdar. Berberiler buraları tekin bulmaz, semtine bile uğramazlar.
“İyi de bu hayvanlarla biz nasıl baş edeceğiz” diye sorulduğunda Ukbe bin Nafi boynunu büker ellerini açar. “Siz de benim gibi yapın, Allah’a yalvaralım” diye fısıldar.
Aralarında onsekiz sahabe vardır, onları öne çıkarır etraflarında halkalanırlar. Ukbe bin Nafi yanık bir dua okur, cemaat içli aminlerle ona katılır. Sonra mekanı dolanır ve “Ey canavarlar! Bizler Resulullah’ın arkadaşlarıyız. Burayı terk edin ki size ziyanımız dokunmaya” diye bağırır, bir nevi tebligatta bulunurlar.


Kervanlar şehri
Ve ne olur biliyor musunuz? Yırtıcı ve zehirli hayvanlar kafileler halinde yola koyulur, sahranın derinliklerinde kaybolurlar. Hadiseye şahit olan Berberiler tutulur kalır, müminlere katılırlar.
Zikrolunan şehir kısa sürede şekillenir, surlar, yollar derken iş gelir Afrika’ya feyz saçacak bir cami kurmaya. Müminler nurlu mabedin oturacağı alanı belirler, kolları sıvarlar. Ancak berberiler kendi hesaplarında ısrar eder, kıble ciheti hakkında farklı konuşurlar. Ukbe bin Nafi yine boynunu büker, yine ellerini açar. Çok geçmeden kıble cihetinden tekbir sesleri, lebbeyk sedâları gelmeye başlar. Tereddüte mahal kalmayacak şekilde zemini çizer, temeli birlikte kazarlar.
“Cami-ul Ukbe” zamanla yenilenip genişletilse de ondan izler taşır ve 1360 senedir müminleri kucaklar.
Bilirsiniz Müslümanlar taa Kureyş’ten beri ticarete yatkındırlar, şehrin gelişmesi için tacirlere imkan açarlar. Nitekim kervanlar gelip gider ve şehir kabuğunu kırar. Kervanlar diyarı, kervanlar şehri derken adı “El Kayrevan”a çıkar.


Okyanus kıyılarında
Sahabeden bazıları mesela Ebi Zem’atil Belevî (yerliler Sîdi Sahîp diye tanırlar) Hazretleri burada vefat eder, onların türbeleri Keyruvan’ı ziyarete değer bir İslâm beldesi yapar.
Keyruvan ahalisi mükemmel Arap atları yetiştirir, meraklılar uzak ülkelerden gelir, cins bir taya sahip olabilmek için para harcamaktan kaçınmazlar. Gün gelir “bu kuytu köşede ne iş olur ki” diyenler bile altınla oynar.
Şirin şehir zamanla mücahidlerle dolar taşar, Keyruvan’dan kopan süvariler Bizans birliklerini ezer geçer, bir anda deryaya dayanırlar. Atlarını yerlilerin “zulmet denizi” dedikleri Bahr-i Muhît kumsallarında koşturur, abdestlerini okyanustan alırlar. Ukbe bin Nafi “Allah’ım karşıma şu umman çıkmasaydı, Senin yüce adını deniz aşırı ülkelere de götürecektim” der, ellerini çaresizlikle iki yana açar.
Bunlar güzel günlerdir, ancak Kuseyle adlı bir Berberî reisi ünlü komutanı pusuya düşürüp şehid eder ve bir müddet de olsa fetihler aksar. Müminler Ukbe bin Nafi’yi Biskira’da toprağa bırakırlar. (Hicri 62 ya da 63)

Hassan bin Numan
Halife Abdülmelik bin Mervan, onun yerine Hassan bin Numan Gassani adlı bir komutanı yollar. Gassanlı Hassan son derece mutedil bir insandır, Berberilere rahatlıkla sokulur ve sıcak bir rüzgar yakalar. Sadece muhabbetlerini kazanmakla kalmaz, onlardan ordular kurar. Yerli halkın desteği ile Kartaca’yı tekrar alır, Bizanslıları Girit’e kaçırtırlar. İşte Kuzey Afrika’da Müslümanların hakiki hakimiyeti o gün başlar.
Hassan bin Numan koltuğuna yapışıp kalan, tıkayıcılık yapan bir lider değildir, yaşlılık belirtileri başlayınca yerini gençlere devretmeyi arzular. Merkezden yollanan Musa bin Nusayr’a er olur, bir dediğini iki yapmaz.
Musa bin Nusayr Şam’da yetişen ve birçok sahabeden ders alma şerefine erişen bir zirvedir. Hazret-i Muaviye ile birlikte seferlere katılır, özellikle Kıbrıs’ın fethinde yararlıklar gösterir. Basra ve Mısır’da aldığı işlerden yüzünün akıyla çıkınca Afrıkiyye’ye tayin edilir (Hicri 86).
Musa bin Nusayr kendi oğullarını da askerinden ayırmaz en zor vazifelere onları yollar. Mervan ve Abdullah haydutları dağıtır, asayişi sağlar, yörede fitne kaynatan Sicilyalıları da bir kenara yazarlar. Hiç ummadıkları bir anda adayı basar, çanlarına ot tıkarlar. Hristiyanlar artık öyle uluorta korsanlık yapamaz, İslam beldelerine destursuz giremez olurlar...

11.10.2005

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Çarş. Ekim 30, 2013 6:59 pm

İspanya’ya doğru Abdullah ibni Zübeyr

Amr ibn-i Âs’ın hayatını anlatmıştık. Hazret-i Ömer devrinde Mısır’ı fetheden bu dâhiye Hazret-i Osman yanıbaşında ihtiyaç duyar. Onu çağırıp kendine müşavir yapar. Mısır’a da genç ve gayretli mücahidlerden Abdullah ibni Sa’d bin Ebi Serh’i yollar.
Abdullah ibni Sa’d Kuzey Afrika’da güzel bir hava yakalar, eğer izin verilirse Atlas Okyanusu’na hatta İspanya’ya dayanacağına inanmaya başlar. Hazret-i Osman mevzuyu istişareye açar, eshabın ileri gelenleri teklifi “yerinde” bulur ve aralarında çok sayıda sahabenin de yer aldığı bir orduyu takviye yollarlar. Abdullah bin Nafi bin Abdulkays ve Abdullah bin Nafi bin Husayn komutasındaki kuvvetler, Abdullah ibni Sa’d ile birleşir ve batıya doğru yola çıkarlar. O günlerde Trablus’tan Tanca’ya kadar olan bölgeyi Romalılardan sorarlar, ki yöre valisi Cercis (Gregorios) güç bakımından imparatorlara fark atar. İslam ordusunun topraklarına doğru ilerlediğini duyunca 20 bini süvari olmak üzere 120 bin kişilik bir ordu hazırlar. Bunlar eğitimli, disiplinli ve acımasızdırlar.

Ödül konunca...
Cercir başkent Subaytala’ya bir günlük mesafede ordugahını kurar, Müslümanları sahrada karşılar.
Abdullah ibni Sa’d birkaç adamıyla Cercis’in çadırına gider ve “ya İslamı kabul edin kardeş olalım” der, “ya da bayrağımız altında yaşayın, sizi koruyup kollayalım.”
Cercis bir avuç cengaverin koruma teklifine gülüp geçer “peki sizi benden kim koruyacak” diye sorar. Hasılı görüşme gergin geçer ve kılıçlar kınından çıkar.
Romalılar savaşı bile keyiflerine göre yapar, öğleye kadar çılgınca vuruşur, paydos borusu öttümü iki elleri kanda olsa dövüşü bırakır, yemeklerini yer, uyuyacak gölge ararlar. Yani bir nevi ‘siesta’ filan.
Kaylule gibi bir alışkanlıkları olduğu için bu Araplara da uyar, güneşin kızgın anlarında çadırlarına çekilir, yarına hazırlanırlar.
Cercis başlangıçta bu küçük orduyu ciddiye almaz ama bu rehavet ona pahalıya patlar. Bakar kayıplar artıyor, Abdullah ibni Sa’d’ın kafasını getirene yüz bin dinar ve biricik kızını vereceğini açıklar.
Ortalık bir anda kafatası avcısıyla dolar, Tekfurun dünyalar güzeli kızı için gözünü karartan haydutlar tuzak üstüne tuzak kurar. Abdullah ibni Sa’d ihtiyatlı davranmak zorunda kalır, kıyafetini değiştirir, yüzünü saklar ve uluorta insan içine çıkmaz. İyi de komutan dediğin meydanda gerektir, saklanarak savaşmak nereye kadar?

Kendi silahıyla!
Bu arada, ordunun Medine ile olan irtibatı kopar, gelgelelim Müslümanların sıkıntısı Hazret-i Osman’ın içine doğar. Abdullah ibni Zübeyr komutasında bir birliği Afrika’ya yollar. İbni Zübeyr savaş mahalline varır, Abdullah ibni Sa’d’ı ortalıkta göremeyince sebebini sorar. Ona Tekfurun ödüllü ilanını anlatırlar. Abdullah ibni Zübeyr, Abdullah ibni Sa’d’ı bulur ve “iyi ya” der, “aynı ilanı sen de Cercis için yapsana!”
- Ama benim kızım yok ki!
- Canım olsa bile bir mümine ödül olmaz.
- Ortaya ne koyacağız peki?
- Elbette Cercis’in kızını. Nasıl olsa babası ölünce esirimiz olacak.
- Ya 100 bin dinar?
- Hiç düşünme. Bu savaşı kazanalım ganimet milyonları aşar.

Baskın basanın!..
Ve dediği gibi de olur, Cercis’in kafasına ödül konunca adam nasıl panikler anlatılamaz. Kapısındaki muhafızlar bile kendisine kızarmış pilice bakar gibi bakar, adeta yalanırlar. Adam uykuyu muykuyu dağıtır, en yakın adamlarından şüphelenmeye başlar. Kimseyle görüşmez, konuşmaz, en ufak tıkırtıdan tırsar, toplantılara katılmaz. Eh haliyle komuta kademesinde irtibat aksar.
Abdullah ibni Zübeyr yarım gün savaşma geleneğinden de istifadeye bakar. O gün en seçme askerlerini kenara ayırıp dinlendirir ve Rumların yatıp uyumalarını beklemeye başlar. Güneş devrilip de gölgeler uzayınca karargâhlarını basar. Mücahidler adeta ok gibi merkeze dalar, Rum kumandanı Cercis’i öldürür, prensesi esir alırlar.
Abdullah ibni Sa’d sözünde durur ama Cercis’i öldüren cengaver ortaya çıkmaz. Ödüle hak kazananı bulmak için prensesle konuşurlar, kız hiç tereddüt etmeden Abdullah ibni Zübeyr’i gösterir ve “işte o” diye fısıldar. Ancak büyük sahabenin parayla pulla, kadınla kızla işi olmaz, o sadece rızayı İlahi için savaşır, karşılığını dünyada almaktan çok korkar. Hal böyle olunca esireyi ganimetlerle birlikte Medine’ye yollarlar.

Batıdan İstanbul’a...
Yeri gelmişken açıklayalım, Abdullah ibni Sa’d’ın eline hadsiz hudutsuz para geçer, her mücahide bir ömür yetecek kadar dinar dağıtırlar.
Artık Afrika’da İslâm ordularının önünde engel kalmaz, Hazret-i Osman bir an önce İspanya’ya geçmelerini emir buyururlar. Zira o günlerde Muaviye bin Ebi Süfyan (Radıyallahü anh), Suriye sahillerinde hazırladığı donanma ile deryaya açılır, Rumlar ve İtalyanlar Bahr-i Sefid’de (Akdeniz’de) dolanamaz olurlar. derken Hazret-i Muaviye Kıbrıs’ı alır, Müslümanlara üs yapar. Eğer bir güç de İspanya’dan yola çıkarsa, hele hele Balkanlar’da bir mevzi tutulursa İstanbul asla dayanamaz. Bizans Avrupa’dan yardım almadıkça ayakta kalamaz.
Üç aşağı beş yukarı umulan olur.
Lâkin bir başka bahara...

06.10.2005

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Çarş. Ekim 30, 2013 7:00 pm

Adını padişahın verdiği yemek!..

Rivayet edilir ki, IV. Murat Han Revan Seferine çıktığında, Bitlis’ten geçmiştir. Ordusu ile beraber ilerlerken, Bitlis’e yakın bir yerde bir sürü ile çobana rastlar. Çobana kendilerinin IV. Murat olduğunu, yemek olarak ikram edecek bir şeyin olup olmadığını sorar. Çoban da; et ve sütten başka bir şeyinin olmadığını, kabul ettikleri takdirde kendilerine bunları ikram edebileceğini söyler. Onlar da tabii ki hemen kabul ederler.

“Büryan gibi pişmiş!”
Çoban, hemen bir tekeyi keser, temizledikten sonra bolca tuzlar. Daha sonra toprağı eşeleyerek derince bir çukur açar. Topladığı dalları çukurun içine atarak yakmaya başlar. Dalların tamamı yanıp, ateş kor halini alınca çukurun içine içi su dolu büyükçe bir kap bırakır. Daha sonra tuzladığı bu hayvanı kuyunun içine sarkıtır. Hava almaması, etin suyun buharıyla pişmesi için üzerini kapatır. Piştikten sonra çıkarak padişaha ikram eder...
Padişah bu yemeği çok beğendiğini, “Büryan gibi pişmiş” demesi üzerine o günden sonra bu yemek hep yapılmış ve adına “büryan” denilmiştir.


Bir çeşit tandır kebabı
Şunu da belirtelim ki bugün, “Büryan kebabı”, Siirt’e, Bitlis’e özgü bir çeşit tandır kebabıdır. Benzer biçimde yapılan kebaplar, Türkiye’nin birçok yöresinde “Kuyu kebabı”, “Fırın kebabı”, “Tandır kebabı” adı altında yapılmaktadır.

11.10.2005

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
samanyolu
Admin
Admin


Kadın
Mesaj Sayısı : 27124
Yaş : 49
Nerden : İstanbul
İş/Hobiler : yazar
Lakap : yazar
Kayıt tarihi : 12/04/08

MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Çarş. Ekim 30, 2013 7:05 pm

Söğüt Alayı” ve Abdülhamid Han

İkinci Abdülhamid Han, şahsi güvenliğine aşırı derecede dikkat eden bir padişahtı. Bu yüzden sıradan muhafızlara da güvenmemiş ve güvenliğini kendi kurduğu özel bir bölüğün sağlamasını istemişti... Yıldız Sarayı’nda üslenmiş olan bölükteki askerler Söğüt, Bilecik ve Eskişehir havalisine yerleşmiş eski Türk kabilelerinden olan ve mertlikleri, cesaretleri ve dürüstlükleriyle tanınan ‘Karakeçili’ aşiretinin mensuplarıydılar. İkinci Abdülhamid Han, Karakeçililere son derece güveniyor ve her gece yatak odasının kapısında bile Karakeçili aşiretinden bir muhafız tutuyordu.

Yeni muhafız alınacaktı!..
Sarayda üslenmiş olan ve tamamı Karakeçili aşireti mensuplarından meydana gelen süvari bölüğünün adı ‘Söğüt Alayı’ idi. 1899 yılında, alaya 30 yeni muhafız alınması gerekti. Abdülhamid Han, asker seçimini yapacak olan sarayın Baştüfekçisi Tahir Paşa’ya verdiği talimatta, yeni muhafızların taşımaları gereken özellikleri şöyle sıralamıştı:
Muhafızlar, Osmanlı Devleti’nin kurucusu Osman Gazi’nin babası Ertuğrul Gazi ile Söğüt’e gelmiş ailelere mensup, yakışıklı ve uzun boylu olmalıydılar. Ata çok iyi binmeleri gereken bu askerler, orduda görev yapanlardan yahut ihtiyat sınıfına ayrılmış olanlardan seçilebilirdi. 1897 Osmanlı-Yunan savaşına katılanlar, özellikle tercih edilecekti. Askerlerin arasında, ileride subaylığa yükselebilecek kabiliyete sahip olanların bulunması da gerekiyordu. Seçilecek bu 30 askerin iyi ahlâk taşımaları ve beş vakit namaz kılmaları şarttı...
İkinci Abdülhamid’in seneler boyu Başkatipliğini yapmış olan Tahsin Paşa, hükümdarın Söğütlü askerlerden ‘Benim öz hemşehrilerim’ diye bahsettiğini yazıyor, Söğüt Alayı’nın mensuplarını hatıralarında şöyle anlatıyordu:

“Hiçbiri ihanet etmedi”
“Yıldız Sarayı’nda yaşamış olanların her çeşidini, ahlâki davranışların her rengini, iyilik ve kötülüklerin her derecesini görmüş bir insan sıfatıyla şunu söylemeyi kendime vicdan borcu bilirim ki; damarlarında Türk neslinin temiz ve mübarek kanı dolaşan Karakeçili bölüğünden hiçbir fert, hiçbir şekil ve surette ne şahsen, ne de birisine aracı olarak fenalık etmemiş ve fenalığa alet olmamıştır. Bunlar Yıldız Sarayı’na bir kaya gibi girdiler, dönüş zamanı geldiğinde yine bir kaya gibi tertemiz ve lekesiz çıktılar. Allah kendilerinden razı olsun!”

09.10.2005

_________________
..
HAYATIMIN İSMİSİN
ZAMANIN İLACI
HAYATIN TADI
SONSUZLUĞUN VARLIĞIMSIN.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://samanyolu.forumup.com
Sponsored content




MesajKonu: Geri: Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi   Bugün 5:05 pm

Sayfa başına dön Aşağa gitmek
 
Kuruluş”un mimarlarından Abdurrahmân Gazi
Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası
 Similar topics
-
» paradız vıdeoyarısmasından kazandıgım 3000 kredıgı istiyorum...
» Forum Sayfasından Hariç Site sayfası ekleme [gel iceri bi bak yardım et]
» Kayıt Olanlara Nasıl Kişileştirlmiş Profil Alanından Zorunlu Tutabiliriz?
» Resim Listesi Arasından Bir Resim Çıkmıyor :(
» Sağlık Açısından Tupperware

Bu forumun müsaadesi var:Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
asianeagle.niceboard.com :: TURKEY-
Buraya geçin: